02 Temmuz 2013

35

Tam 20 yıl önce bugün, Sıvas'ta, şiirin elinde, kendini savunabilmek için sadece tahta saplı bir fırça vardı...

27 Haziran 2013

"Andımız" faşist İtalya'dan...

şu akil adamların raporunda yer alan "andımızın kaldırılması" önerisi muhtemelen birçok kişiyi çılgına çevirip harekete geçirecek. sorgulamadan her şeyi kabul etmeye endeksli beyin popülasyonunun aşırı miktarda olduğu misak-ı millide, devletin, çoğumuzun beyninde oluşturduğu otomatik programcıklar andımızın kaldırılmasına yüksek sesle karşı çıkacak, elektriğe tutulmuş gibi irkilecek. bir şeylerin elden gittiğini düşünerek köpürecekler. siyasiler, çıkar grupları vs. değil, bildiğin sokaktaki insan yapacak bunu.

bu hiç üzerinde düşünülmeden bir refleks olarak verilen edilgen tepkiye bir dondurup, "vatan elden gidiyor" abuklamasını bir tarafa bırakarak andımızın ne mene bir şey olduğuna baktığımızda şunları görürüz:

- andımız denen metnin kaynağı pek bilinmez: mussolini italya'sında duçe'ye bağlılık yemini ettirilmek için siyah önlüklü beyaz yakalı öğrencilere okutturulan metinden ilham alınarak türkiye'ye ithal edilmiştir. faşist italya ve nazi almanya'sına yakın politikaları savunan recep peker'in marifetidir; kendisi, 1931-1936 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri sıfatıyla, Atatürk ve İnönü'nün yanında rejimin "üçüncü adamı" olarak sivrilmiş, 1936'da faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilmiş ve dönüşünde Başvekil İsmet İnönü tarafından da onaylanarak imzalanan ve TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören raporu yazan kişidir. (bu arada, şu "siyah önlük, beyaz yaka" üniforması tanıdık geldi mi size? yakın zaman öncesine kadar ilkokul öğrencilerine türkiye'de giydirilen bu üniforma bile faşist italya'dan kopya edilmiştir.)

- beş yıl boyunca, beyinleri her türlü formata açık yaştaki bacak kadar çocuklara bu faşizan yemini ettirdikten sonra, büyüdüklerinde "düşünen beyin", "sorgulayan zihin", "koyun olmamayı" beklemek abestir. bu yeminin tek amacı budur: devlete tapacak, devletin iradesine boyun eğecek insanlar üretmek. evet, "üretmek". bu kafa ülkeyi bir çiftlik, içindekileri de evcilleştirilecek hayvanlar gibi görür. devlet o çiftliğin sahibidir. (kendilerine "mustafa kemal'in askerleri" diyenler de bu şekilde üretilir).

- ister atatürk olsun, ister başka biri olsun, bir lidere bağlılık amacıyla "varlığım varlığına armağan olsun" diye küçücük yaşta yemin ettiriliyorsanız, bu sahiden çok ama çok fena bir şeydir. zaten beş yıl boyunca gidip geldiğiniz sınıflar belli bir liderin resimleriyle, sözleriyle, türlü nesneleriyle donatılarak bir tür tapınağa çevrilmiş haldedir. tapınağa o lidere bağlılık yemini ettirerek sokarlar sizi. yemin ettiğiniz liderin nasıl biri olduğu, kim olduğu hiç önemli değildir. mühim olan, bir lider kültü karşısında sizin sıfırlanıyor olmanızdır. aslında o lider bir araçtır sadece. devlet, o lider kültünü size karşı "kullanıyordur". devletin sizin üzerinize bu şekilde abanmasına, iradenizi ve benliğinizi zorla ele geçirmesine, sizi ve aklınızı aslında kendisinin bir hoparlörüne çevirmesine itiraz etmiyorsanız, o zaman ileride yiyeceğiniz coplardan, işkencehanelerde uğrayacağınız tecavüzlerden, devletin silahlı güçlerinin saldırısıyla kaybedeceğiniz organlarınızdan, kucağınızda çocuğunuzun cesediyle kalakalmaktan şikayet etme hakkınızı da maalesef kaybedersiniz.

- andımız kaldırıldığında sokaklara dökülenler işte o çiftlikte üretilen "mustafa kemal'in askerleri" olacak. işin trajik tarafı, devlet faşist ve baskıcı bir devlet olmaktan sahiden ve kendi rızasıyla vazgeçmek istiyor olsa bile "mustafa kemal'in askerleri" gene sokağa dökülecek. zihinlerine yerleştirilen program kendi varlığını sürdürmek için elinden geleni yapacak. ağızlarında dökülen sözlerin ne anlama geldiği üzerine hiç düşünmeyecekler, akıl yürütmeyecekler. akıl yürütmeye kalksalar bile, bu akıl "onlara belletilmiş akıl" olacak.

- eğer andımız kaldırılırsa, yukarıdaki sebeplerden ötürü kaldırılmayacak. bu ülkede devlet ile toplum arasındaki ilişki biçiminde radikal bir reform yapma amacıyla kaldırılmayacak. bugüne kadar tayyip'i ve akp'yi, faşizan devlet yapısını reforme edecek bir özgürlük havarisi zannetmiş olanlar, hanyayı konyayı son birkaç hafta içerisinde anlamış olmalılar. tayyip'in ve partisinin hiçbir zaman böyle bir derdi yoktu. devleti reforme etmeye hiçbir zaman niyetlenmediler. sadece devlet aygıtının içeriğini değiştirip aynı aygıtı aynı felsefeyle kendileri kullanmaya başladılar. tayyip'i ülkeye özgürlük ve demokrasi getirecek aktör olarak görenlerin sonradan gözyaşı dökmeleri bunu az buçuk anlamaya başlamalarıyla oldu.

bu arada:

yıllar önce bu andımızla ilgili şahane bir olay olmuştu. olayın kahramanı küçük kız muhtemelen geçtiğimiz günlerde direnişçilerden biri olmuştur :))

25 Mayıs 2000'de bu olayı kaleme alan çetin altan şunları yazmış:

"21. Yüzyıl'la birlikte Türkiye'nin de artık iyiye doğru gitmekte olduğu kesin...

Bunu da nerden çıkartıyorsun demeyin; 20. Yüzyıl boyunca sürmüş olan oligarşilerin, gencecik beyinleri betonlaştırma ve "düşünme dışı bırakma" şahmerdanları, iyiden iyiye alay konusu olmaya başladı.

Geçen haftanın sonunda Köyceğiz'deyken, bizim özel ve yerel müsteşar Mehmet Çulhacı, her sabah olduğu gibi yine saat 7'de getirdi tüm gazeteleri.

Hürriyet'in ilk sayfasının sol başında "Küfürlü ant" diye tek sütunluk bir haber vardı.

Çanakkale'deki ilkokullardan birinde, sanırım 19 Mayıs törenleriyle ilgili olarak, kürsüye çıkarılmış olan 11 yaşındaki 5. sınıf öğrencisi bir kız çocuğu, 70 yıllık mahut antı tekrarlarken:

- Türküm, doğruyum, çalışkanım. Ülküm yükselmek... ananızı s...mektir, deyivermiş...

Aman ne kadar çok güldüm, ne kadar çok...

Akşama kadar kime rastladıysam, tekrarlayıp durdum aynı haberi...

Taşlaşıp kalmış, basmakalıp resmi bir okul töreninde, 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, böyle bir dil sürçmesini gündeme getirmiş olması bile, Türkiye'nin iyiye doğru gitmekte olduğunun somut bir göstergesi..."

14 Haziran 2013

BUNLARA CEVAP VER TAYYİP!


Ethem Sarısülük'ü vuran polis kim?

Abdullah Cömert nasıl öldü?

Mehmet Ayvalıtaş neden öldü?

Vedat Oğuz nasıl kör oldu?

Polisler niye kask numaralarını kapattı?

Bedenlerimize ne girip ne çıkacağına karar verme hakkını nereden buluyorsun?

Opera seyretsen, otobüsün tepesinde karına yaptığın gibi "sus be kadın" mı yapacaksın sopranoya?

Camideki içki görüntülerine ne oldu? Montaj mı yetişmedi?

Kızın görüşmelerde hangi sıfatla bulundu? Küçükken kendisini prenses yapma vaadiyle mi kandırdın?

Sidik ve bok kokusu burnuna nereden geliyor?

Mobese kameraları neden kapatıldı?

Sen herkesi gözümüzün önünde kucağına oturturken bizim kimin kucağına oturacağımızdan sana ne?

O bıyığını kesmenin zamanı gelmedi mi artık?

İktidar mı, Allah mı? Bir kez olsun dürüst yanıt ver...

Allaşkına nolur söyle, o pazar günü o ekose ceketleri giymek kimin fikriydi?

Niye habire "benim gencim, benim bilmemnem" deyip duruyorsun? Niye hepimiz senin  bir şeyin oluyoruz? Nerden geliyor bu samimiyet?

Fazla mesai ve yorgunluk yüzünden hayatını kaybeden polis Mehmet Sarı'yı göstericilerin aşağı attığını söylerken hangi inanca sığınıyorsun?

6 köpek, onlarca kedi ve binlerce kuşu gürültü kirliliği mi öldürdü? Senin tabirinle "bunlar da çevre değil mi" canım benim?

Reyhanlı'da ölenlerin hepsinin Sünni olduğunu nasıl tespit ettin?

Twitter'ın kuşunu sosyal medya kanunuyla kafese sokabileceğine inanıyor musun sahiden?

"Can güvenliğiniz yok" diyen adam nasıl vali olabiliyor?

Tüm gazetelere aynı manşetleri servis etmek hangi lobinin komplosuydu?

Tek işi tüm tartışma programlarını izlemek, fişlemek ve baskı yapmak olan danışmanlarının olduğu doğru mu?

"Yaradılanı yaradandan ötürü seviyoruz" dedikten sonra, sevmediğin çapulcuları, ayyaşları kimin yaratmış olabileceğine dair tutarlı bir teorin var mı? Kafir Darwin'in evrimi mi sorumlu onlardan?

Gezi Parkı'na şafak operasyonu emrini kim verdi?

Başbakanından valisine bakanına kadar herkes polisin uyguladığı gücü aşırı bulurken, peki bu vahşetin sorumlusu kim?

Kürtajı, çocuğun yaşam hakkını koruma kisvesine sokarken, karınları doyduğu için Gezi Parkı'na sığınan sokak çocuklarının hayatlarını iyileştirmek için 10 yıldır ne bok yaptın?

AVM yapmak yerine sokak çocukları için bir tesis falan yapmayı hiç düşündün mü?

13 yaşındaki çocuğu öldüresiye döven polis kim?

Avukatlar neden yaka paça göz altına alındı?

Yaralılara sağlık hizmeti veren doktorlara soruşturma açtıran alçak mahluk kimdir?

Yiğit Bulut kaça mal oldu?

Tekerlekli sandalyedeki insana tazyikli su sıkan polis hala halkın güvenliğinden sorumlu olacak mı?

Polislerin gaz fişeğiyle kaç kişinin gözlerini çıkarttığını ezberden söyleyebilir misin?

Ev penceresinden içeri gaz bombası atmak da inancın emri mi?

Lobna Allami'yi kim vurdu?

AKM'deki paçavralar dediğin pankartlar yasal parti ve dergilere ait değil mi?

Cari açıktan, ekonomiyi dışarıdan gelecek sıcak paraya endekslemekten ne haber?

Biber gazından başka hangi gazları kullandınız?

Kaç çocuk yapacağımızdan sana ne?

Doğurup doğurmayacağımızdan sana ne?

Cezaevlerinde, yetiştirme yurtlarında tecavüze uğrayan çocuklar için ne yaptın?

Kendini niye hepimizin babası zannediyorsun? Tedavi almak ister misin?

İsviçre'de sana ait banka hesapları var mı?

Niye hem opera binası yapmaya kalkıp hem de devlet opera ve balesini kapatmaya kalkıyorsun? Sümeyye mi sahne alacak orada?

Herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyorsun. Bizi sahiden bu kadar salak mı sanıyorsun?

Habire "bunlar" dediklerin kimler? Net bir tarifini verebiliyor musun?

Öcü yaratmak için kimlerden akıl alıyorsun?

Gezi direnişi sürerken kabul edilen petrol yasasının sonuçlarını da çıkıp anlatacak kadar cesaretin var mı?

Bu medya niye konuşamıyor?

Aşırı sendikacı ne demek? Bu aklı hangi danışmanın verdi?

Niye hayatımızın en güzel dönemine denk geldin?

Kaç önceki hayatında zürriyeti kesilmiş bir müteahhittin? Bu neyin karması?

Sağlık bakanı kendisine dert yanan görme engelli vatandaşa "gözlerin görmüyor sana iş vermişiz" dediğinde, haysiyet nedir diye hiç düşündüğün olmadı mı sahiden?

Neden başa bela olmuş eski sevgili gibisin ve her şeye burnunu sokuyorsun?

13 yaşındaki NÇ'nin 26 tecavüzcüsü niye serbest kaldı?

Ya sahiden, nasıl bu kadar çok yalan söyleyebiliyorsun?

"Yargı bağımsızdır" dedikten sonra "gerekeni yapacaktır" demek için hangi mantık kitabına çalıştın?

İşçilerin hayatını kaybettiği işyeri kazaları hakkında bir tane bile soruşturma açıldı mı?

Herkesin kıskandığı için içeriyi karıştırdığını iddia ettiğin ülkende neden küçük çocuklar kendisinin beş katı kocaman çöp arabasını çekerek geziyor sokaklarda?

Beşiktaş iskelesini niye sattın?

Çalınan sorularla kimleri hangi okullara soktunuz?

Beslemeniz haline getirdiğiniz üniversite rektörlerinin sayısı kaç?

Van depremi için yapılan bağışlara ne oldu?

Erciş'te 200 bin ağacı neden kesiyorsun?

Hayat TV'yi neden kapatıyorsun?

Gezi olaylarında polisin copladığı kızın hastanede sakat kalabileceği söylendiğinde attığı çığlığı hiç duydun mu?

Diktatör olup olmadığına bile kendi karar veren birine sence ne denir?

BDP milletvekilleri niye hala tutsak?

Roboski'de vur emrini kim verdi? Meclis soruşturmasında üzerini kim örttü?

İzmir'de polislerle kankalarıymış gibi beraber dolaşan eli sopalılar kimdi?

Oğlunun sünneti nasıl bir sünnetti ki altınlarıyla gemi alınabildi?

Sana bakınca kötü bir şaka görüyoruz, sen bize bakınca ne görüyorsun?

12 Haziran 2013

Televizyon seyircisiyle devrim yapılmaz!

faşistler bu sefer akıllı davrandı.

31 mayıs ve sonraki günlerde, tv kanallarının yayın yapmaması, daha fazla infiale ve daha fazla insanın sokağa dökülmesine yol açmıştı. çünkü olup biteni ekranlardan seyredemiyorlardı. (düşünsenize: yan sokaktan korkunç bir gürültü, bağırış çağırış geliyor. pencereden bakıyorsunuz, göremiyorsunuz. dayanamaz, dışarı çıkarsınız. yok eğer pencereden görebiliyorsanız, uzaktan uzaktan seyredersiniz.) ilk günlerde o kadar çok insanın türkiye'nin birçok yerinde kendini sokağa atmasında, olayları evden oturup seyredememeleri de önemli bir etkendi... (hayır, 'kitlelere' haksızlık edip davaya ihanet etmiyorum.)

devlet belli ki bu kez buna uyanmış. bu sefer tam tersini yaptılar. sabahın köründen itibaren tüm kanallar her şeyi canlı yayınladı. bu da doğal olarak olayları ekrandan seyredecek insanların sayısını artıracaktı. zaten bu sefer son derece iyi hesap edilmiş bir stratejiyle geliyorlardı. kendileri yazıp kendileri oynayacakları için kontrol onlarda olacaktı.

sabahleyin önce bir tiyatro izlettiler. valla billa sadece marjinaller ile çatışıyorlardı. gezi parkındaki "çocuklar"a ise dokunulmayacaktı. oysa asıl hedef onlardı...

vali tüm gün bunun altını çizdi. herhalde dünya tarihinde "marjinal" sözcüğü bir gün içerisinde bu kadar çok hiç kullanılmadı. akşama doğru, taksim meydanında kalabalıklar birikmeye başladı. fakat 31 mayıstaki kadar büyük bir kalabalık dökülmedi sokağa. çünkü ekranlardaki canlı yayınlar birçok kişiyi evinde tutmuştu. insanların meydanda birikmesine izin verdiler. öyle bir söylem geliştirildi ki, gezi parkındakiler dışında, taksim'e kim gelirse gelsin otomatikman marjinal etiketi yiyordu. kalabalık iyice artınca üzerlerine hücüm edildi ve püskürtüldüler. çok sayıda polis taksim meydanını abluka altına aldı. strateji işledi: gezi parkındakiler ile onlara destek vermek üzere oraya gelenler ve gelebilecek olanlar birbirlerinden ayrıştırıldılar.

sonra stratejinin diğer adımları uygulandı. vali devletin köpek dişlerini göstererek bir konuşma yaptı. gezideki çocukların can güvenliği olmadığını açık açık söyleyerek gözdağı verdi. sonra da kanal kanal ekranları gezip gene kötü marjinalleri ve masum çocukları anlattı... ve böyle böyle, gezi parkındakileri izole etme kalma hedefine adım adım ulaştılar.

sabahtan itibaren kendileri yazıp kendileri oynadılar.

medya, yayın yapmasa da zarar verdi, yapsa da...

ama galiba en önemlisi: kitlelere, kalabalıklara güven olmaz. kalabalığın miktarına hiç güven olmaz. hele hele, televizyon seyircisiyle devrim falan asla yapılmaz...

10 Haziran 2013

Nihal'den babayı alın, geriye ne kalır ki...

"başbakanın konuşma üslubunu eleştirenler, akm'ye astıkları 'kes sesini tayyip' pankartına baksın" diyen nihal bengisu karaca...

canım, seninle akp iktidara geldikten sonra tanıştık. o zamanlar ekranlarda belirmeye başlayan cehalet neferlerinden biriydin. akp'nin ve tayyip'in bir uzvu olarak tartışma programlarında yerini aldın. 

aradan on yıl geçmiş, bir "hiç" olarak gelmişsin, hala bir "hiç"sin. 

babaya "kes sesini" diyemeyen hiçbir kız ve hiçbir erkek büyüyemez, yetişkin olamaz. şahsiyetini yaratamaz, babanın uzvu olan bir "hiç" olmaktan kurtulamaz... bu uğurda erkek çocuğun işi daha kolaydır. kendi babasına "kes sesini" demesi çoğu zaman yeterli gelir. lakin kızların işi zordur. 

kızların kendi babasına kes sesini demesi yetmez, onlar tüm bir erkek dünyasına "kes sesini" demek zorundadır. bu da az buz bir iş değildir... peki, diyemezlerse ne olur? nihal bengisu karaca ve benzerleri olur. o eski türk filmlerindeki kezban'ın durumuna düşerler: köylü kızı kezban istanbul'a gelir, sosyetik kadınlar tarafından aşağılanır, hor görülür. onlardan intikam almak için onlar gibi olur. 

adın nihal bengisu karaca ise, kendi babanın replikasını ararsın, kendine yeni bir baba bulursun. o baba tahta geçtiğinde, onun bir uzvu olursun. baba tahtta olduğu sürece senin de ekranlarda bir döner koltuğun olur. fakat babanın tahttan ineceği zamanları da hesap etmek lazım. çünkü bu hikayede, babayla gelen babayla gider, baba gittikten sonra nihalden geriye hiçbir şey kalmaz.

FLAŞ... FLAŞ... FLAŞ... HÜKÜMETTEN ASTROLOJİ AÇILIMI!


Başbakan Erdoğan, astrolojideki ev sistemleri karmaşasına son verecek yeni bir proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Ev sisteminden sonra sırada yeni Zodyak var.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bilinmeyen bir özelliği ortaya çıktı. Aslında küçüklüğünden beri burçlara merakı olduğunu, hatta bir bakışta herkesin burcunu tahmin edebildiğini söyleyen Erdoğan, eşiyle beraber basın mensuplarına verdiği kır kahvaltısında açıklamalarda bulundu:

“Ben aslında bu meseleye çok zaman ayıramadım. Aslandı, boğaydı, ötesine geçemedik. Ama Emine çok meraklıdır. Biz iktidara geldikten sonra daha yakından ilgilenme fırsatı oldu,” diyen Erdoğan, yeni düzenleme talebinin aslında eşinden geldiğini söyledi: “Emine yükseleni de öğrendikten sonra harita çıkarma işine merak sarmış. Egemen’e söyledim, astroloji kitapları aldırdı. Bizim hanım da becerikli, kısa sürede harita çıkarmaya öğrendi. Malum, kabinedeki arkadaşların eşlerinin bu işe merakı var. Hepsi harita istiyor. Emine de çıkarıyor. Ama bir noktada sıkıntı çıktı. Evler mi ne varmış bu haritada. O sistem, bu sistem diye her kafadan bir ses çıkıyormuş. Emine’de bir sıkıntı oluştu bu noktada. Yorum yapacakmış, ama gezegenin evi belli değilmiş. Benden rica etti. Ben de bizim toplu konut idaresindeki arkadaşlara talimat verdim. Şimdi yeni bir ev sistemi üzerinde çalışıyorlar. On iki evle de kendinizi sınırlamayın dedim, ne gerekiyorsa yapın. Haritanın ortasına da yeşillik ve ağaç koyduruyorum. Sonra adımız çevre düşmanına çıkıyor.”

Hükümetin astroloji açılımının evlerle sınırlı kalmayacağını söyleyen Erdoğan, yeni bir Zodyak üzerinde de çalışmalara başladıklarını belirtti:

“Biz bazen Emine’yle gece gökyüzünü seyrederiz. Yıldızlardan şekiller çıkarırız. Emine bu harita işine girdikten sonra, geldi, astrolojideki yıldız şekillerinde açıklar bulmuş. Ben pek anlamıyorum, ama, mesela o aslan yıldızında aslında türkan şoray kirpiği mi ne varmış. Anlatınca benim de aklıma yattı. Meteoroloji genel müdürlüğüne talimat verdim, şimdi onlar da yeni bir Zodyak üzerinde çalışıyor.”

20 Ekim 2011

toplumun ruhu ve görüşü...

memleketin bağrından çıkardığı nadir niteliklere sahip tarihçiler arasında adı geçen Kemal Karpat (ki tarihi sol gözünü yumarak okumasıyla bilinir) dün 24 tane çocuğun birilerinin midesine lokma olarak gittiği günün akşamı, bir kanaat önderi havasında konuk edildiği televizyon programında, "yeni anayasa sizce nasıl olmalı" sorusuna şu yanıtı verdi: "toplumun ruhunu ve görüşlerini yansıtmalı".

televizyon ekranında fikir önderliğine kadar yükselebilmiş biri olarak karpat'ın bu ettiği bu laf ile o 24 tane çocuğun ölümü arasında nasıl bir alaka olsa gerek?

bir bebek doğduğunda "dünyaya geldi" denir. dün o 24 tane çocuğun haberlerini anlatan muhabirler cümlelerini "... vatana şehit oldu" diye bitirdiler... "dünyaya" gelmek ve "vatana" şehit olmak... geldikleri yer ile son nefeslerini verdikleri yer arasındaki bu alakasızlık, hikayenin dünyada başlayıp vatan denen ne idüğü belirsiz bir hayali-yerde sonlanıyor olması, karpat'ın cümlesiyle ne de güzel düğümleniyor!

toplumun ruhu ve görüşü... yani şu ya da bu kişi veya kişiler, bir şekilde, oturup o toplumun ruhunu ve görüşlerini tespit edecekler, sonra bunları herkesin ortak paydasına yazıp, gene o herkesi bağlayacak yasaları yapacaklar. hangi ruh? kaç kişinin ruhu? falancanın ruhu ya da görüşü hangi hakla benim orama burama monte ediliyor? o 24 tane çocukcağız, tam da bu zihniyetin kurbanı olmuş olmasınlar?

anayasalar ve genel olarak yasalar, kabaca, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için yapılır diye bilinir. ancak her türlü yasa ve düzen, her şeyden önce, sınıflar tarafından yapılır ve onlar için vardır. toplumun ruhu ve görüşünü yansıtmak için değil. biz hala sınıflı toplumlarda yaşamakta olduğumuzu hatırlamıyoruz artık!

her neyse... varsayalım ki karpat haklı ve anayasa onun belirttiği doğrultuda yapılmalı... toplumun sosyolocik ve piskolocik profilini belirlemek için son birkaç yıldır yapılmış araştırmalardan ve memleket sathında tekrar edegelen olaylardan yola çıkarak topluma hakim ruh ve görüşleri üç aşağı beş yukarı kestirmek mümkün. şimdi bunları yansıtacak anayasanın ilk birkaç maddesini yazmaya başlayalım:

Madde 1: Su testisi su yolunda kırılır.

Madde 1 çeyrek: Madde 1'in değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Madde 1 buçuk: Testinin hangi yolda kırıldığı tartışmalıysa, bilirkişi Hıncal Uluç'tur.

Madde 2: Her TC vatandaşı, eşcinsel komşu istememe hakkına sahiptir. Oturacak ev bulamayan eşcinsel şahıslar Kızılay'dan çadır isteme hakkına sahiptir.

Madde 3: Nikahlı olduğu karısına şiddet uygulamak her TC vatandaşı erkeğin yasal hakkıdır. Şiddetin türü ve yöntemi, ilgili yasa maddelerince tarif edilir.

Madde 4: Yasalarca belirtilen etek boyundan daha kısa etek giyen kadınların tecavüze uğraması, tecavüzden sayılmaz. Zira libido, insan iradesinden bağımsız işleyen bir mekanizmadır. Libidoya adres sorulmaz. Kendiliğinden gelişen ereksiyon hadisesine müdahale etmek için bilim henüz bir yöntem keşfetmemiştir. Türk erkeği en asil libidonun insanıdır! Libidolar ağlamasındır!

Madde 5: Varlığım varlığına armağan olsundur!

17 Şubat 2011

Subay ve Biz

Bugün medyaya birtakım görüntüler düşmüş. Subayın biri, atış talimi sırasında, ne kadar usta bir atıcı olduğunu kanıtlamak için, hedefin kenarına askerleri dizmiş, hedefe tabancasıyla ateş ediyor. Belli ki subayın tabancasıyla arası iyi. Kimse zarar görmemiş. Ama olay, infial yaratmış. Ya bir kurşun sekseymiş de askerlerin birine isabet etseymiş. Kabul edilemezmiş. Hiç böyle şey olur muymuş… Pardon ama, ne başka ne bekliyordunuz?

İnsanlar askere gittiklerinde türlü eğitimler alabilirler ama özünde onlara sadece iki şey öğretilir. Bir tanesi ve en başta geleni, iradenizi teslim etmek. İkincisi, elinize verilen tüfeğin sizin bir uzantınız olduğudur.

Asker için önemli tek konu, o uzantısından fırlayan kurşunun hedefine varmasıdır. Yolda kurşunun karşısına çıkacak bir engel varsa, o sadece bir engeldir. Asker, engelin canlı ya da cansız olmasına bakmaz. Bu bir ağaç da olabilir, bir tavuk da olabilir, bir insan da.

Atış taliminde askerleri hedefin kenarına dizen subay, doğasının gereğinden başka bir şey yapmıyor. Ama bu atış talimindeki resmin münferit bir vaka olmadığını, askerin ve silahın doğasının aynen böyle olduğunu bir şekilde insanlara unutturmak için, ara sıra böyle vakaların ortaya çıkması, “kişinin” cezalandırılması ve gönüllere su serpilmesi gerekiyor.

Astrolojiyle uğraşanlar savaşçıya “Mars prensibi” derler. Savaşçı Mars için hedefe ulaşmaktan başka bir mesele yoktur. Bir bakıma, yumurtayı dölleyen sperm de bu prensiple çalışır. Mars, doğada bir varlığın hayatta kalmasını sağlamak için tesis edilmiş bir enerji gibidir. Fiziksel ya da toplumsal varlığınıza kasteden bir etkiyle karşılaştığınızda kendinizi korumak için verdiğiniz reaksiyonu sağlayan bu Mars prensibidir. Doğada bu enerjiyi taşımayan hiçbir varlığın hayatta kalması söz konusu bile olamaz. Aynı prensip, birey ile toplum arasındaki ilişkide de vardır. Öteki insanlardan gelecek baskıya karşı kişinin kendi bireyselliğini savunmasını sağlayan, gene bu Mars prensibidir.

Ancak Mars, kendi varlığını değil, ait olduğu varlığın varlığını sürdürebilmek için vardır. Bir tür hizmetkardır. Peki ya tersi olursa ne olur? Mars’ın temel meselesi, öncelikle kendi varlığını korumaya dönüşürse, o zaman ne olur?

Görüntülerde, hadisenin kahramanı olan subayın yüzünü göremiyoruz. Ama biliyoruz ki, o yüzde bize çok tanıdık gelen bir sırıtış var. Fakat arkası bize dönük olduğu için bu sırıtışı doğrudan onun yüzünden alamıyoruz. Ama o sırıtış subayın yüzünden çıkıp hedefin kenarına dizdiği askerlerin yüzüne yansıyor. Askerler, durumdan gayet memnun, hatta komutanın zaferini kendi zaferleriymiş gibi paylaşır görünüyorlar.

Bir daha söyleyelim, askerlikte yalnızca iki şey öğretilir: İradenizi teslim etmek ve size ait olsun olmasın her silahı bir uzantınız olarak görmek. Kısacası, bu hadisede hiçbir gariplik yok. Her şey beklendiği ve istendiği ve toplum tarafından da onaylandığı gibi cereyan ediyor.

Şimdi bir daha soralım: Mars’ın temel meselesi, öncelikle kendi varlığını korumaya dönüşürse, o zaman ne olur? Bu sorunun yanıtlarını bir çırpıda sayabilecek tecrübelere bir hayli sahibiz. Balyoz olur, darbe olur, 12 Eylül olur, eğitim zaiyatı olur, vicdani retçilerin boğazına sarılmak olur, Erdal Eren’i idam edip orduevlerinde ucuza yiyip içmek olur…

Mustafa Konur, 17 Şubat 2011

08 Mart 2010

Çatlak...

17. Yüzyıl'dayız. Hollanda'da.

İyi zımparalanmış mercekler sayesinde, insanın görme kapasitesinin sınırlarını artıran mikroskoplar, artık nesneler hakkında çok daha fazla ayrıntı sunabilmektedir. Bilimin buluşları, "dış gerçeklik" ile insan zihni arasındaki ilişkide bir devrim yapmak üzeredir. "Hakikat" mefhumu bambaşka kılıklara bürünmeye başlamıştır artık. Hollandalı ressam Vermeer, tek mercekli mikroskobun mucidi Leeuwenhoek ile kapı komşusudur -ikisi de aynı gün doğmuş ve ömür boyu hep komşu kalmışlar. Vermeer, Leeuwenhoek'e bir mektup yazar -ilk kez doğrudan yüzüne söylemeyeceği şeyler vardır:

“Kuşkusuz, akşam çökmeden önce sık sık yaptığım gibi laboratuarına uğrayıp seninle konuşmak yerine, sana bu mektubu yazmam seni şaşırtmıştır. Ama yeterince cesaretimi toplayamadığımı düşünüyorum. Bunları yüzüne karşı nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Birkaç gün önce, yeni mikroskobunun altında bana bir su damlası göstermiştin. Ben hep su damlasının cam gibi saf ve tertemiz olduğunu düşünmüştüm, oysa gerçekte suyun içinde Bosch’un saydam cehennemindeki gibi acayip yaratıklar kaynaşıp duruyorlardı. Bu gösteri sırasında içine düştüğüm şaşkınlığı bilhassa keyiflenerek izledin, sonra da ağır ağır ve manidar bir havayla ‘Su böyledir işte, sevgili dostum,’ dedin. “Böyle ve başka türlü değil…” Ne söylemek istediğini anlamıştım: Biz sanatçıların, görünüşleri, gölgelerin hayatını ve dünyanın aldatıcı yüzeyini kaydettiğimizi; şeylerin aslına erişmek için yeterli cesaret ve beceriye sahip olmadığımızı. Söylemek gerekirse bizim zanaatçılar olduğumuzu, yanılsamanın maddesi üzerinde çalıştığımızı, oysa sizin ve sizin gibilerinin hakikatin efendileri olduğunuzu… Korkarım siz ve sizin gibiler insanlığa yalnızca avantajlar değil, tamir edilemez zararlar da verebilecek tehlikeli bir yolculuğa başladınız. Her yeni keşifle yeni bir uçurum açılıyor önümüzde ve biz, evrenin esrarengiz boşluğu karşısında gittikçe daha da yalnızlaşıyoruz… Eğer mutlaka keşifler yapılmasını istiyorsan, biraz yeğin kobaltı ışıklı sarıyla karıştırdığımı söyleyeceğim sana; ayrıca güney ışığının kalın camdan gri duvara vuran yansımasını da kaydettim… Eğer bana düşen görevi biliyorsam, o da, insanı kendini çevreleyen gerçeklikle barıştırmaktır. Seni ikna edemeyeceğimi ve mercek zımparalamayı ya da Babil Kuleni dikmeyi bırakmayacağını biliyorum. Ama müsaade et de, eski usullerimizi, dünyaya barıştırma ve uzlaştırma sözcükleri fısıldamayı ve tedavi edilmiş uyumdan, karşılıklı sevginin edebi arzusundan gelen neşeden bahsetmeyi sürdürelim…”

Vermeer'in bu mektubundan yaklaşık iki yüzyıl sonra Baudelaire, "Yoksulların Gözleri"ni yazacaktır:

"Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle; bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz. Hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişlerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya gülen hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av etleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp Bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan Hebes'leri, Ganymedes'leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün mitolojiyi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırk yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğunu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir küçük yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. Olağanüstü denebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

"Ne güzel! Ne güzel!" diyordu babanın gözleri, "yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki." - "Ne güzel! Ne güzel!" diyordu oğlanın gözleri, "ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası." En küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, Ay'la esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: "Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!" dediniz bana. "Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!"

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgilim, sevişenler arasında bile!"

28 Şubat 2010

Kedilerin Adlandırılması

Zor iştir kedilerin adlandırılması,
Zannetmeyin ki tatil günü oyunlarınızdan biridir sadece;
Çatlağın teki olduğumu düşünebilirsiniz,
Her kedinin en az ÜÇ AYRI ADI olması gerektiğini söylersem.
Hepsinden önce ailenin kullandığı şu gündelik ad vardır,
Peter, Augustus, Alonso ya da James gibi,
Victor ya da Jonathan gibi, George ya da Bill Bailey gibi –
Her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Hoşunuza gider mi bilmem ama,
Daha süslü adlar vardır bir de:
Plato, Admetus, Electra, Demeter gibi—
Ama her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Fakat ben derim ki, her kedinin farklı bir adı olması gerek,
Özel bir adının, daha gururlu bir adının olması gerek,
Başka türlü nasıl dik tutabilir kuyruğunu,
Nasıl gerebilir bıyığını, nasıl yaşatabilir gururunu?
Bu tür adlardan bir grup veriyorum işte size:
Munkustrap, Quaxo veya Coricopat gibi,
Ya da mesela Bombalurina veya Jellylorum—
Bu adları taşıyabilir ancak bir kedi.
Ama tüm bunların üstünde ve dışında bir ad daha var,
Bir ad ki tahmin edemezsiniz asla –
Ama KEDİNİN KENDİSİ bilir ve itiraf etmez hiçbir zaman.
Baktınız ki dalmış bir kedi derin düşüncelere,
Diyeceğim o ki, nedeni aynıdır hep:
Kafasını takmıştır adını düşünmeye, düşünmeye, düşünmeye:
Dile gelmez, gelse bile getirilemez
Derin ve akıl sır ermez
Biricik Ad’ını.

T. S. Eliot

"Yaşlı Sıçanın Pratik Kediler Kitabı"ndan... Çeviri: Ulus Baker

25 Şubat 2010

Umut ilkesi

“Bütün insanların yaşamını gündüz düşleri kateder boydan boya. Bir parça sinirleri de gevşeten, yavan kaçış vardır bunda; bir parça, dolandırıcılara ganimet de olur; ama başka bir parçası da cezbeder, hâlihazırdaki kötüye razı gelmez, işte, feragat etmez. Bu öteki parçanın çekirdeğinde Umut Etmek vardır ve bu öğrenilebilir. Umut Etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir. Hiçbir insan gündüz düşleri olmadan yaşamamıştır; mesele, onları hep daha geniş tanımak, böylece aldatılamaz, yardımcı, doğruya yönelik olmalarını sağlamaktır. Gündüz düşleri daha dolu olmayı isterler, bu da, ayık bakışla zenginleşmeleri anlamına gelir; katılaşma anlamında değil, ışıkla aydınlanma anlamında. Şeyleri hâlihazırda nasılsalar ve nasıl duruyorlarsa öyle alan salt gözlemci/temaşâcı akıl anlamında değil, onları nasıl gidiyorlarsa öyle, yani daha iyi yönde/tarzda da gidebilecekleri kabulüyle alan katılımcı akıl anlamında. Demek, gündüz düşleri sahiden daha dolu olmak isterler; yani daha aydınlık, daha bilinen, daha kavranan ve şeylerin akışıyla dolayımlanan. Olgunlaşmak isteyen buğdayın geliştirilebilmesi ve ürün alınabilmesi için.

“Düşünmek, sınırları aşmak demektir. Ama öyle ki, Mevcut Olanı gasp etmeden, onun üzerinden de atlamadan. Ne yoksunluğunun, ne de bundan doğan hareketinin. Ne yoksunluğunun nedenlerinin, ne de asıl, onun içinde olgunlaşmakta olan dönüşüm istidadının. Bunun içindir ki, sınırları aşmanın sahicisi, asla salt bir Bizden-öncenin hava boşluğuna atılmaz, salt heves ederek, salt soyut imgelerler. Aksine, Yeni’yi, gerçi serbest kalmak için ona yönelen bir isteği/iradeyi talep etse de, hareket halindeki Mevcut tarafından dolayımlanan bir şey olarak kavrar. Sahici bir “sınırları aşmak”, tarihte mevcut bulunan diyalektik eğilimi bilir ve onu etkinleştirir. Her insan, çabalamasıyla, birincil olarak geleceğe dönük yaşar, geçmiş olan ancak sonradan gelir, sahici Bugün ise hemen hiçbir zaman vâsıl olmamıştır henüz. Müstakbel olan, korkulanı veya umulanı içerir; insanî yönelim içindeyse sadece umulan vardır – boşa çıkmamış. Umudun işlevi ve içeriği nâmütenâhî yaşanır; toplumsal yükseliş zamanlarında nâmütenâhî fiiliyata geçirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır bu işlev ve içerikler. Yalnız, eski bir toplumun çöküş zamanlarında, bugünkü Batı’da olduğu gibi, sadece aşağı doğru giden belirli bir kısmî ve geçici eğilim vardır. O zaman, çöküşten kurtulma yolunu bulamayanlarda korku umudun önüne ve karşısına geçer. O zaman korku, katlanılan ama teşhis edilmeyen, yanıp yakınılan ama değiştirilmeyen kriz fenomeninin öznelci, nihilizm de nesnelci maskesini takınır. Değiştirmek zaten burjuva zeminde, hele onun vâdesi gelen uçurumunda zaten imkânsızdır; kendisi bunu isteyecek olsaydı bile –ki böyle bir şey asla söz konusu değildir. Evet, burjuvazinin çıkarı, bilhassa başka olan, kendisine zıt olan her şeyi, kendisiyle beraber aşağı çekmek ister; böylece, kendi agonisini (can çekişmesini) görünüşte aslî, görünüşte ontolojik hale getirerek, yeni yaşamı bitap düşürür. Burjuva varoluşunun çıkışsızlığı, insanlık durumunun kendisi, başlıbaşına varoluşun kendisi haline gelecek kadar yayılır böylece. Uzun vâdede nafile, tabii ki: Burjuvazinin içi boşalmışlığı, kendini artık sırf bu boşlukla ifade eden sınıfın kendisi kadar fâni, merbut olduğu (bağlı bulunduğu) kendi kötü dolayımsızlığının salt görünüşte kalan varlığı kadar da dayanıksızdır. Umutsuzluk, hem dönemsel hem fiilî anlamda, en dayanılmaz, insanî ihtiyaçlar açısından asla ve kat’a katlanılmaz olan şeydir. Sahtekârlığın bile, etkili olabilmek için, yaltaklanıp tahrif ederek uyandırdığı umuda dayanma zorunda olması da bundandır. Gerçi salt içe dönüklüğe hapsedilerek veya öte dünyayla avutarak, bütün kürsülerden son sefaletlerinin bile, ötesine geçmenin, sınırları aşmanın kredisini kullanmadan sefalet felsefelerini ortaya atamayacak durumda olmaları, bundandır. Bunun anlamı, insanın özü itibarıyla gelecekten doğru belirlendiğidir; mamâfih kendi sınıf konumunun çıkarını aslîleştirip yayan şu sinik anlamla ki: gelecek, Geleceksizlik adlı gece kulübünün levhasıdır, insanların belirlenimi de Hiçlik. Şimdi: varsın ölüler gömsünler ölülerini; doğan gün, vaktini geçirmiş gecenin onun üzerine örttüğü tereddüt halinde bile, iç boğucu tefessühün (çürümenin) özsüz nihilist mezar çanlarından başka bir şeye kulak veriyor. İnsan, darda olduğu müddetçe, hem özel hem kamusal varoluşu gündüz düşleriyle doludur; şimdiye kadar başına gelenden daha iyi bir yaşama dair düşlerle. Her insanî yönelim, ister yanlışı olsun, ister tabii asıl doğrusu, bu temele dayanır. Şimdiye dek çok defa olduğu gibi kâh kumsal manzaralarıyla kâh hayaletlerle yanılsamalara yol açabilse de, bu temel, ancak nesnel eğilimlerin ve öznel yönelimlerin bir arada araştırılmasıyla ifşâ edilebilir ve gereğinde arındırılabilir. Corruptio optimi pessima: aldatıcı umut en büyük canilerden biridir, insan cinsini güçten düşürür; somut sahici umut ise en ciddi hayır sahibidir insan için. O halde, bilen-somut umut, öznel yönden korkuyu en güçlü biçimde alt eder, nesnel yönden de korkunun içeriklerinin temelden devre dışı kalmasını sağlayan en sağlam etkendir. Umudun bir parçası olan hoşnutsuzlukla beraber yapar bunu; ikisi de kıtlığa “hayır” demekten çıkar.”

"Umut İlkesi", Ernst Bloch