11 Aralık 2008

Kahpe Yunan!

Gezegenimiz 2008’i nispeten iyi kapatıyor. Çünkü komşuda harika şeyler oluyor. Üstelik öyle bir zamanda oluyor ki, komşu hali pür melalimize sanki ayna tutuyor.

Yunanistan’da 15 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’un (arkadaşları Gregory diye çağırırmış) sokakta polis kurşunuyla ölmesi halkı ayağa kaldırdı, sokaklara döktü. Bu bizim bura için acayip bir durum. Yok, polis kurşunuyla ölmek değil acayip olan, o normal bir olay bizim için. Ama anarşist (anarşik değil, anarşist) bir çocuğun öldürülmesine toplumun verdiği bu tepki, işte o bizim anlayabileceğimiz bir şey değil.

Komşuda güzel şeyler oluyor, çünkü, sağlıklı bir devlet-toplum ilişkisi nasıl olur, sivil toplum nasıl bir organizmadır, kahpe Yunan hem bize bunları gösteriyor, hem de adeta “ey komşu, bak senin sorunun bu, devletini yalamayacaksın, gerektiğinde suratına tüküreceksin” diyor.

Bizim için, devlete karşı çıkan birinin devletin sopasına, kurşununa maruz kalması caizdir. Hak etmiştir. Ama sivil toplum olmayı becerebilmiş “namuslu” toplumlar bunu kendilerine edilmiş bir hakaret sayarlar. Yapıp ettikleri yüzünden devlete kafa tutmak vatan hainliği sayılmaz. Hele bir de Yunan toplumu gibi, burnundan kıl aldırmayan, kızdı mı soluğu sokakta almaktan geri durmayan bir toplumsa söz konusu olan, işte seyretmekte olduğumuz şahane manzara ortaya çıkar.

Bizim toplumun namusu iki bacağının arasındadır. Ama ne iştir ki, devleti gördü mü bacaklarını açan da gene kendisidir. Devletin istediği yere istediği gibi duhul etmesini saygıyla karşılar. Bununla da kalmaz, devleti hep iki bacağının arasında bilhassa ister. İşte böylesine hastalıklı bir devlet-toplum ilişkimiz var bizim. Bu hastalıklı ilişki, Türkiye toplumunun her türlü sorununun kaynağını oluşturan kök-sorundur aynı zamanda. Çünkü bu sakat ilişki iyileşmedikçe ne generallerin azarlarından kurtulacağız, ne de çocuk kalmışlığımızdan, ne polis kurşunlarından, ne korkularımızdan, ne de cuntacılarımızdan.

Bizim Yunanistan’ı anlamamız zor. Onların da bizi anlaması zor. Çünkü onlar cuntacılarını fena halde yargılayabiliyor; biz tatile gönderip ressam yapıyoruz. Onlar için devlet yan yana, iç içe oldukları bir yapı değil, tam tersine, hukukla çizilmiş bir sınırın karşıt taraflarındaki iki unsur; bizim içinse yatağa girip bizi döllemesini beklediğimiz ebedi bir eş. Onlar, Gregory polis kurşunuyla öldürüldü mü balkondan polislerin kafasına saksı atarak devlete karşı çocuklarına sahip çıkıyor, biz Tursun Baran polis kurşunuyla “nişan alınarak” öldürüldü mü, kimbilir bunu hak edecek ne yaptı diye düşünüyoruz. Onların devleti halktan tırsıyor, bizim halkımız devletten tırsıyor. Orada devletin aklına sokakta öpüşen sevişen insanların kulağını çekmek gelmiyor, bizim burada sokakta öpüşen sevişen insanları görenlerin ağzından “nerde bu devlet” çığlıkları çıkıyor. Onlar küçük çocuklarına özgür olmayı öğretiyor, biz küçük çocuklarımıza her sabah “varlığım varlığına armağan olsun” diye Mussolini rejiminden bire bir tercüme edilmiş faşist yeminler ettiriyoruz. Topluma karşı belli bir hukuka bağlı kalarak davranması gereken devlet bu hukuku çiğnedi mi onlar sokaklara dökülüp ortalığı yıkıyor, biz ise kıçımızın üzerinde oturmaya devam ediyoruz.

Devletiniz kıçınıza cop sokuyor, size işkence ediyor, sizi sokakta kurşunluyor, generalleriniz sizi parmak sallayarak azarlıyor, devletin muktedirleri sizin seçtiklerinizin elini kolunu bağlıyorsa… Askere gönderdiğiniz çocuklarınızın niye öldüğünün hesabını ordunuzdan sormak şöyle dursun, şehit tabutu görünce orgazm olacak hale geliyorsanız… Ve adeta daha fazlasını istercesine tüm bunlara alkış tutup yerinizde oturuyorsanız… Bir toplumun ne kadar ahlaksızlaşabileceğinin en çarpıcı örneği olarak tarihteki yerinizi alıyorsunuz demektir.
Mustafa Konur, 11 Aralık 2008

26 Ekim 2008

Cumhuriyet, 85. yılını kutluyor!

Samanyolu galaksisinde dönüp duran Dünya gezegeninde kurulu Türkiye Cumhuriyeti devleti, 85. kuruluş yılını coşkuyla kutluyor.

Kutlamalar, ülke genelkurmay başkanının parmak sallayarak sivil toplumu azarladığı açılış konuşmasıyla başladı. Ülke başbakanı, kutlamalara genelkurmay başkanının parmağını öperek katıldı. 85. yıl etkinlikleri, genelkurmay başkanının herkesi davet ettiği “doğru yer”de devam ediyor...

“Doğru yer”deki kutlamalar, ülke emniyet güçlerinin Engin Ceber ve arkadaşlarını dövmesiyle hareketlenirken, cezaevi kurumundan Ceber’in cenazesinin çıkmasıyla doruk noktasına ulaştı. Etkinlikler, aynı emniyet güçlerinin, ilkokul çocuklarına yönelik “yasadışı gösterilere müdahale” performansıyla devam etti. Bir kısım polisin gösterici, bir kısım polisin polis olarak rol aldığı gösteriyi izleyen çocukların “polis amcalar dayak attı” yorumuyla tadı kaçan kutlamaların imdadına, ülkenin en büyük yayın platformu Digiturk ve yargı kurumu yetişti. Digiturk, kendi yayınlarına yasadışı olarak yer veren bir blog'u mahkemeye verdi. Mahkeme de, Blogspot adıyla bilinen siteyi tümden kapattı. Kutlamalar yeniden coşkulandı.

Sonuç olarak, internet içeriğinin önemli bir kısmı topluma yasaklandı. Bu engellemenin, bir devlet politikasının parçası olmadığı, Digiturk'ün haklı şikayeti sonucu yasalara uygun bir karar alındığı söylenebilir. Ama... Google Groups, Wordpress ve Youtube aylardır kapalı; erişilmesi yargı tarafından engellenmiş binin üzerinde siteyle beraber. İnternet bloglarının çoğunun yayımlandığı Blogspot platformu da, iki tık tıkla kapatıldı.. Yargı kurumu, pire için yorgan yakmaktan hiç çekinmedi. Misak-ı Milli bir kez daha kurtarıldı, düşman bir kez daha denize döküldü.

Blogspot'un kapatılmasının sebebi ne olursa olsun, Türk devletinin interneti sevmediği bir gerçek. Şöyle bir bakınca, Türkiye'de devlet tarafından yasaklanan sitelerin ortak bir özelliği var. Hepsi de, insanların “kafalarına göre takıldıkları” yerler. Başka bir deyişle, denetime uğramadan rahat rahat “kendi dillerinden” konuştukları yerler. Oysa Türk devlet yapısı, “kafaya göre takılmayı” kaldırmaz. Hele hele “kendi dilinden” konuşanı görünce, deliye döner. Alerji yapar. Beyaz saçlı, kravatlı, lacili muktedir amcaların tansiyonu çıkar. Üniformaların dikiş yerleri patlar.

Burada püf nokta, “kendi dilinden konuşmak”.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu günden bu yana, hiçbir zaman, toplumun devleti olamadı. Zaten böyle bir derdi de yoktu. Bir yanda devleti kuran küçük bir seçkinci grup vardı, karşılarında da “çeki düzen verilmesi” gereken, küçümsedikleri bir toplum. Devlet, 85 yıldır bu toplumu küçümsüyor. Devlet, 85 yıldır, bu topluma çeki düzen vermeye çalışıyor. Devleti oluşturan malum kurumlar, 85 yıldır kendilerini bu toplumun sahibi olarak görüyor. Ve devletin bu muktedirleri, devleti kurarken kendilerine ayırdıkları ayrıcalıklı konumdan, bu konumun sağladığı maddi manevi nimetlerden vazgeçmek istemiyor.

Bu devlet ve onun muktedirleri, 85 yıldır, toplumla tek bir dilde konuşuyor: Şiddet dili. Hayır, çaresizlikten, başka bir dil kurmayı becerememekten değil. Bu şiddet dili, bile isteye tercih edildi. İnternetin mahkeme kararlarıyla parça parça kapatılması da, bu şiddet diliyle kurulmuş sayısız cümleden sadece bazıları.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, insanların “kendi dilinden” konuştuğu hiçbir yere tahammül edemiyor; ister sanal dünyada olsun, ister gerçek dünyada. Devlet, herkesin tek bir dilden, şiddet dilinden konuşmasını istiyor. Devlet, bu topraklarda, hayatı değil, ölümü yüceltiyor. Devlet, bu topraklarda kimsenin kendi dilinden konuşmasını istemiyor, herkesin devletin şiddet diline ortak olmasını istiyor. Hiç dikkatinizi çekti mi, bu ülkede en tıkır tıkır işleyen hizmet hangisidir? Bu ülkede, cenaze işlerinizi tereyağından kıl çeker gibi çabucak halledersiniz. Zira insanlar ve toplumlar, en çok hangi işle uğraşıyorlarsa, en iyi o işte uzmanlaşırlar.

Bir devletin toplumuna yönelik bu eylemleri, o topluma edilebilecek en ağır küfürlerdir. Bir toplumun da, uğrayabileceği en büyük hakaretlerden biridir.

Peki devlet, mahkeme ya da hangi resmi kurumsa, dünyayı kendi toplumuna kapatma hakkını ve cesaretini nereden buluyor?

Genelkurmay başkanı, bizim vergilerimizle çalışan bir memur olduğu halde, karşımıza geçip parmağını sallayarak bizi azarlama ve nerede duracağımızı bize dikte etme hakkı ve cesaretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Polis, Engin Ceber ve arkadaşlarına işkence yapma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Tayyip, seçilmiş sivil bir yönetici olduğu halde, genelkurmay başkanının parmağıyla ilişki kurma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Ordu, on yılda bir darbe yapıp topluma tokat atma hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Anayasa mahkemesi, meclisin özgür iradesine ipotek koyma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hava kuvvetleri komutanı, kişisel zevkini tatmin etmek için bizim cebimizden golf sahası yaptırma cesaretini nereden alıyorsa, oradan alıyor.

Hürriyet gazetesi, “Türkiye Türklerindir” yazısını logosunda tutma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hortum Süleyman, travestileri hortumla pataklama hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Ogün Samast, Hrant Dink’in canını gözünü kırpmadan alma hakkını nasıl bulduysa, oradan buluyor.

85 yıldır bir türlü şapkadan tavşan çıkarmayı beceremeyen bu devlet, iş düşünce suçlularına gelince onları "kaybetme" yeteneğini nereden geliştiriyorsa, oradan buluyor.

Bu ülkede yaşayanların oyuyla seçilen ve kağıt üzerinde milletin temsilcisi sayılan milletvekilleri, “eşcinsellerin, travestilerin, transseksüellerin de anayasal güvence altına alınması” talebiyle meclise giden sivil toplum temsilcilerinin karşısına bile çıkmama hakkını nereden bulabiliyorsa, oradan buluyor.

Dolayısıyla, internetin (yani dünyanın) yavaş yavaş bu topluma yasaklanıyor olması, yanlış yapılmış bilişim yasaları, savcıların aşırı hassasiyeti ya da zart zurt yüzünden değil. Bu, bal gibi de, faşizan bir devlet zihniyeti ve onun sistemli uygulamalarından başka bir şey değildir.

Bu faşizan, hatta düpedüz faşist devlet anlayışına karşı durmanın tek yolu, bize dikte edilen şiddet dilini reddetmek. Bu dilin karşısına başka bir dili, “kendi dilimizi” ve hayatı koymak.

Ne mutlu ki, bu köhnemiş devlet yapısının elindeki araçlar, iyi kötü “kendi diliyle” konuşabilenlerin yarattığı hayat karşısında artık aciz kalıyor. Devletin koyduğu engeli aşmak birkaç tıklamaya bakıyor. İki proxy ayarıyla, engellenen sitelere birkaç dakika içinde tekrar ulaşabilirsiniz. Hatta o kadar ki, bu devletin yasağını aşmanın bedeli sadece 10 dolar. Blog’unuz varsa, 10 dolara bir alan adı satın alarak bu engelden kurtulabilirsiniz.

Üniformalar ve takım elbiseler, 10 dolara gidiyor!

Mustafa Konur, 26.10.2008

16 Ekim 2008

Timoleon Dino nasıl öldü?

Ben, Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Timoleon Dino, beni ve kim olduğumu biliyordu. Benim onu bilmem ise yıllar aldı. Benim bir fotoğrafım, onun ölümüne tanıklık etmişti...

Eski bir İstanbul resminin, gözden kaçan, mütevazı figürlerinden biriydi Timoleon Dino. Arnavut asıllı bir Rumdu. Beyoğlu'nda yaşamıştı. Dört çocuklu ailesiyle ayakta durabilmek için, Balıkpazarı'ndaki küçük dükkanında tavuk satarak geçinmeye çalışırdı. Yoksuldu.

Timoleon Dino, vatansızdı. 1907'de Arnavutluk'ta doğmuş, komünist rejimin iktidara gelmesinin ardından, Türkiye'ye gelmişti. Vatandaşlığa kabul edilmediği bu yeni ülkede, diğer vatansızlar gibi, Amerikan elçiliğinin desteğiyle yaşayabiliyordu.

Timoleon Dino, 1934 yılında İstanbul'da bayan Frosini ile evlendi. Dört çocuğu oldu: Oğlu Emilios, ikiz kızları Olga ile Maria ve küçük kızı Fotini. Daha sonra bayan Frosini'den ayrılıp ve ikinci eşi bayan Marika ile evlendi. Tarlabaşı'nda küçük bir eve yerleştiler. Şimdilerde dar yaşamların solunduğu, steril hayatlarımızın uzağına ittiğimiz ara sokakların birinde, Kiraz Sokağı'nda yaşamaya başladılar.

Timoleon Dino dürüst bir adamdı. Sözün senet olduğu zamanların adamı. Beyoğlu'nun, o zamanlar herkesin birbirini bildiği dünyasında tanınan, sevilen biriydi. Çalışkandı. Yaşama bir yerinden tutunabilmek için uğraşıyordu. Gün boyu dükkânının bodrumunda, kestiği, tüylerini yolduğu tavuklarla cebelleşir, gün ışığını pek göremezdi. Alabildiği soluklar sayılıydı; akşamları evine döndüğünde çocuklarına ezberlettiği Arnavutça-Rumca şarkılarla rakı yuvarlamak, bir de pazar günleri en güzel, en temiz giysilerle gidilen kilise ayinleri. Solukları kısa ve tek tük olsa da, modern zamanlarda birinden ötekine sürgün edildiğimiz sentetik mutluluklardan farklı, şimdiki bilincimizle kaynağını anlamakta zorlandığımız, eski bir mutluluğu yaşıyorlardı.

1955'te, Timoleon Dino'nun Türk vatandaşlığına hâlâ kabul edilmemiş olduğu yıllarda, TC tarihinin azınlıklarla ilişkilerin yazıldığı sayfalarından tütmekte olan kötü kokular artmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, ticaretin Türkleştirilip gayrimüslim azınlıkların etkisizleştirilmesi amacıyla konan Varlık Vergisi, o sayfalara düşen ilk kirlerdendi. Cumhuriyetin temel hedeflerinden birini "Türklük Şuuru" olarak tanımlanan, milliyetçiliğin vatandaşlar arasında yaygınlaştırılması oluşturuyordu. "Türkiye eşittir Türkler" politikasının gereği olarak, gayrimüslim azınlıklar etkisizleştirilmeliydi. Ekonomik gücü ellerinde bulundurmaları ve Türkiye burjuvazisinin batıya açılan penceresi olmaları onları hedef haline getirmişti.

1955'te iktidar Menderes hükümetindeydi. O günlerde uygulanan politikaların dümeninde ise "küçük Amerika yaratma" hayali vardı. Her mahalleden bir zengin çıkarmayı hedefleyen bu hayal yine "Türkleştirmeye" dayanıyordu. Türkiye'nin sadece "Müslüman-Türk"ler ile kavranmasını esas alan bu resmi politika, gayrimüslim azınlıklarla "yakından ilgilenmeyi" gerektiriyordu.

1955 Eylülünün ilk günlerinde, bombadan beter patlayan bir haber ortalığı karıştırdı. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı haberiydi bu. Tüm Türkiye ayağa kalktı. Timoleon Dino şaşkına dönmüş, sarsılmıştı. Dükkânındaki Atatürk portresine utanarak bakabildi. Suçluluk duyuyordu; çünkü, ne bu bombalama olayının azınlıkları etkisizleştirme politikasının yeni bir aşamasına bahane olsun diye bizzat Menderes hükümetince yönlendirilmiş bir provokasyon olduğunu biliyordu, ne de oraya bomba koyan kişinin yıllar sonra valiliğe terfi edeceğini.

6/7 Eylül 1955 günlerinde bu provokasyon arzulanan sonucu verdi. İstanbul'da, Rumlara ait 3 bin işyeri vandalist saldırılara hedef oldu, yağmalandı, parçalandı, yıkıldı. O günlerdeki Beyoğlu'nu yaşayanlar, on yıllar sonra, yollara saçılmış mallardan İstiklal Caddesi'nin taşlarının görünmez olduğunu anlatacaklardı. Bir de Menderes'in, "Biz bu kadarını istememiştik…" dediğini. Yoğun uluslararası tepki karşısında devlet, sorumluları en kısa zamanda ortaya çıkaracağı güvencesini vermekte gecikmedi. Çıkardı da: Saldırıyı gerçekleştirenler, başta Aziz Nesin olmak üzere servet düşmanı komünistlerdi!

Dükkânı darmadağın edilen Timoleon Dino'yu asıl kahreden uğradığı zarar değildi. Onun dükkânını her yere saldıran kör karakalabalıklar değil, yedi yaşında yanına aldığı, yetiştirdiği, oğlu gibi sevdiği çırağı paramparça etmişti.

6 Eylül'ü 7'ye bağlayan geceye kadar İstanbul kardeşti. Ama o geceden sonra, iktidar katında tasarlanan oyunlar, halk arasında hedeflerini bulmaya başladı. O günlerden birinde adamın biri Timoleon Dino'ya alışverişe geldi. O tarihlerde tavuğun tane ile satışı yasaklanmıştı. Ama kiloyla satıldığında da kâr bırakmıyordu. Timoleon Dino, kiloya vurulunca 420 kuruş eden tavuğu, herkesin yaptığı gibi taneyle 480 kuruşa sattı. Bir Rumun, Türklerin sırtından 60 kuruşluk haksız kazancını milliyetçi duygularına yediremeyen adam Timoleon Dino'yu ihbar etti. Timoleon Dino tutuklandı. Dükkânı mühürlendi. Önce İmralı'da, sonra da İmroz Adası'nda 7 ay hapis yattı.

1962 yılında Timoleon Dino Yunanistan'a gitmek zorunda kaldı. Küçük kızı evlenip Atina'ya yerleşmiş, orada bir oğul dünyaya getirmişti. Geleneklere göre torunları dedelerinin vaftiz etmesi gerekiyordu. Haymatlos olduğu için, yurtdışına giderse bir daha geri dönemeyeceği söylendi. Mecburen Yunan vatandaşlığına geçti. Torununu vaftiz edip Türkiye'ye döndüğünde, Türkiye'de yaşayan Yunan uyruklu bir Rumdu artık.

1964, Kıbrıs olaylarının doruğa tırmandığı, Türk annelerin "Seni Makarios'a veririm" diye çocuklarını uslandırdıkları bir yıl oldu. Bu süreç içinde bir anti-Rum söylem oluşturulmaya başlandı. Rumların tarihsel Türk düşmanı ve genetik olarak kötü oldukları fikri pompalandı. Rumlara karşı kampanyalar düzenlendi. "Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası" ile, toplu yerlerde kendi dillerini konuşan Rumlara türlü baskılar uygulandı. Başbakan İnönü de, Rumlara yönelik yeni bir ekonomik boykot kampanyasına girişme kararı aldı. 3 büyük gençlik örgütünün teşebbüsüyle Rumlara ait işyerlerine "Besle kargayı oysun gözünü. İçimizdeki mikrop Rumlardır. Rumlardan alışveriş etme!" yazılı pankartlar asıldı. Birer 'besleme' olarak görülen Rumlara gidecek her kuruşun Kıbrıs'taki Türklere kurşun olarak döneceği söyleniyordu. Pankartları indirmeye yeltenen Rumlar dövülerek durduruluyorlardı. Kampanyaları kamuoyuna bir bildiriyle duyuran kişi ise, o zamanki Milli Talebe Birliği Başkanı, sonraki sosyal demokrat Yüksel Çengel'di. Rum esnafa mal verilmesi durduruldu. Rum işçiler işten atıldı. Paskalya yortusu için Yunanistan'a giden Rumların geri dönmesine izin verilmedi.

1964'te Timoleon Dino 57 yaşındaydı. Kızlarından Olga bir Türk, Maria bir Rum ile evlenmişti. İki çocuğu olmuştu Maria'nın. Timoleon Dino yine tavuk satıyordu. Bütün Rumlar gibi o da baskılar ve gün geçtikçe artan olaylardan tedirgin, başına neler gelebileceğini kestiremez bir haldeydi.

16 Mart 1964 günü İsmet İnönü, bu kestirilemezliğe son verdi. 1930'da Atatürk ile Venizelos'un imzaladıkları, Rumlara ikâmet etme, ticaret yapma gibi haklar tanıyan Seyri Sefanin Anlaşması'nı feshettiğini duyurdu. İnönü, Rumları kovmak için anlamlı bir tarihi seçmişti: 16 Mart, hem İstanbul'un "düşman işgalinden" kurtulduğu tarihti, hem de İnönü tarafından konan Varlık Vergisi yine kendi kararıyla 16 Mart 1944'te tasfiye edilmişti. İnönü, kaldığı yerden devam etme kararı almıştı. Türkiye'de ikâmet eden Yunan uyruklu tüm Rumların sınırdışı edileceğini açıkladı. Casusluk ve Kıbrıs'taki Rum çetecilere para göndermek gibi "muzır faaliyetlerde" bulunduklarını iddia ederek bir gerekçe yarattı. İnönü'nün, "Hepsine Omonia'da limon sattıracağım!" sözü o günün gazetelerine manşet oldu. (Omonia Atina'nın en büyük meydanıydı.) Bu politik oyunun asıl amacı ise, Rumları koz olarak kullanıp, Kıbrıs görüşmelerinde Yunanistan'ı, Türkiye'nin istediği şartlarda masaya oturtabilmek için sıkıştırmaktı.

Timoleon Dino'yu 4. Şube'de kurulan Rum Masası'na çağırdılar. Önüne bir kağıt uzattılar ve "İmzala!" dediler. İmzaladığında, 'muzır faaliyetlerini' kabul etmiş olacaktı. İmzalamazsa da, 'akıllanıncaya kadar' hücreye atılacaktı. Böyle söylediler. Çaresiz imzaladı. Üzerinde kırmızı damgayla "Muzır faaliyetlerde bulunduğu için sınırdışı edilmiştir" yazan o meşhur zarfı aldı.

Yalnızca Yunan uyruklu Rumların sınırdışı edileceği açıklanmıştı, ama sınırdışı edilenlerin arasında Türk pasaportu taşıyan çok sayıda Rum da vardı. Yatalak hastalar, asırlık ihtiyarlar, gözleri görmeyenler, tekerlekli sandalyedekiler 'muzır faaliyetlerinden' ötürü sınır dışı ediliyordu. Sayıları yaklaşık 40 bindi. Bütün mal varlıklarına el kondu. Ülkeyi terk etmeleri için tanınan süre çok kısaydı. Yanlarında sadece 22 dolar ve 20 kilo kişisel eşya götürebileceklerdi. Ev eşyaları kişisel eşyadan sayılmadı; onlara da el kondu. Sınır dışı edilenlerin bir kısmı Türklerle evlenmiş oldukları için ailelerin hepsi dağıldı. Maddi manevi her şeylerini burada bırakmak zorunda kaldılar. Ve gittiler.

Timoleon Dino neye uğradığını anlayamadan kendini Yunanistan'da buldu. 57 yaşında, gündelik ihtiyaçlarını bile karşılayabileceği hiçbir varlığa sahip olmadığı bu ülkede sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorundaydı. Karısıyla birlikte çalışmaya başladılar. Kızı Olga hariç diğer tüm çocukları da artan baskılara dayanamayarak bir iki yıl sonra aileleriyle birlikte, bu ülkedeki tüm varlıklarını yok pahasına elden çıkarak, Yunanistan'a göç ettiler...

Ben, Timoleon Dino'yu bir kez bile görmedim. İki eşini, çocuklarını, onların çocuklarının bazılarını ise sadece bir iki kez görebildim. En son iki yıl önce Atina'ya gittiğimde görebildim birkaçını. On yıllar geçmesine karşın, hâlâ kıyının bu tarafıyla kırpışıyordu çizik çizik yürekleri. Burada "Rum Tohumu" idiler, orada da "Turkosporos" (Türk Tohumu) diye yıllar yılı aşağılanmışlardı. Yunanlıları bir türlü sevememişlerdi. Her şeye rağmen bugün bile Türklere karşı derin bir sevgi besliyorlardı; ama kovulduklarını unutmadan. Atina'da Türk olduğumu fark edince gözleri yaşlarla parıldayan Rumların sayısını ben bile hatırlamıyorum. Oradaki en güzel anılarım, Türk rakısı ve mezeleriyle bu kıyının müziğini dinleyen Rumlarla geçti. Ama bir gün Türkçe gazete almaya gittiğim bayideki yaşı geçkin Yunanlı kadının arkamdan "Puşti Turkala" (aşağılık Puşt Türk) diye söylenmesi ise beni hiç kızdırmadı. Ne Omonia'da ne de başka bir yerde limon satmak zorunda kalmamıştı hiçbirisi. Bir tek oradaki ekonomik refahtan memnundular. "Bizi kovmakla iyi ettiler" diyenleri bile vardı. Benim yaşadığım ülkedeyse, yolda yürüyen insanların ayaklarına, tiner çeken, selpak satan bacak boyunda çocukların dolanması vakayı adiyedendi. Okula gidebilenlerini ise pazarlarda gizlice limon satan öğretmenler yetiştirmeye çalışıyordu.

Timoleon Dino, Yunanistan'a gittikten birkaç yıl sonra hastalandı. Sapasağlam bedenine kanser girmişti. 1973'e kadar yaşayabildi. 66 yaşında öldü. Her şey aniden oldu ve bitti.

Dükkânı, Balıkpazarı'nda hâlâ duruyor. Ve o dükkânda hâlâ tavuk satılıyor. Beyoğlu'na gittiğim günlerde ara sıra Balıkpazarı'ndan geçiyorum. O dükkânın önüne geldiğimde, Timoleon Dino'nun ömrünü tükettiği bodruma açılan demir mazgala kilitleniyor bakışlarım. Orada ne göreceğimi önceden biliyorum. Tarihin, belleklerden kazınmaya çalışılmış sayfalarının kokusu bulaşıyor gözlerime. Kötü kokusunu benim kişisel tarihime de bulaştıran "karalanmış" sayfaların... Kirli, pis kokulu, zifir bir karanlık ve tavuk tüyleri...

Ben Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. Yalnızca adını ve kim olduğunu bilirim. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Mezarının yerini de bilmem. O bir hastane odasında öldü. Hastalıktan içinde kuş gibi kaldığı pijamasının yaka içine benim bebeklik fotoğrafımı iğnelemişti. Ve o halde öldü.

Hiç göremediğim, dedemdi benim Timoleon Dino. Bense, tam ortasından faşizm geçen küçük bir çocuk...
Mustafa Konur, 1995

15 Ekim 2008

Tuvalet fayansındaki şiir

Savaş aygıtının bir parçası kılınmak istenenlerin eğitimi ot yoldurularak başlatılır. Kişiyi bir otoritenin boyunduruğuna almanın garantili yollarından biridir bu. Çok değil, bir hafta boyunca her sabah iki saat ot yolduktan sonra, işin anlamsızlığını sorgulamaktan uzaklaşır, arada kaynayan papatyalara, gelinciklere de yabani ot gözüyle bakar olursunuz. O çiçeklere, orada bitmeleri emredilmemiştir. “Kendiliğinden” davranan her şeyi tutup kopartabilecek birer makineye dönüşmeye yüz tutan ellerinize, terbiyeleri tamamlanır tamamlanmaz silah verilir ve çok sert bir tonla vurgulanır: “Bu silah sizin karınızdır. Karınıza kızınıza nasılsa, silahınıza da öyle...” Silahınıza sahip çıkmamak, karınızı bir başkasına peşkeş çekmekle eş tutulacaktır. İlk başta bu bağlantıyı kurmakta zorlanabilirsiniz. Ama küçük idiyseniz de hatırlarsınız: Çükünüzün ucu kesilerek “erkekliğe ilk adımınız” attırılmıştı. Erkekliğinizi taçlandırmak için üstünüze geçirilen küçük bir asker üniformasıyla, bu erkek toplumun gurur nesnesi olarak ortalıkta gezdirilmiştiniz. Çük ile silah arasındaki ortaklığı kurabilmeniz için gereken maya ta o zamanlar hamurunuza katılmıştı. Siz Türksünüz ve asker olmak için doğmuştunuz. Zaten birazdan, uygun adım yürümeyi öğrenmek için “esmeri kumralı sarışını fark etmez, çünkü biz bahriyeliyiz, bahriyeli affetmez” diye elinizde tüfekle şarkı da söyleyeceksiniz. Hamur kabaracak. İşin “teorisine” geçildiği akşam dersinde de pişmiş olacak. Bir spor salonunun tribününde bölüğünüzle birlikte oturmuş, kürsüdeki komutanın anlattıklarına dikkat kesileceksiniz; nasıl selam verilir, rütbeler nelerdir, ne cins silahlar vardır… Suratınızdaki hiçbir adaleyi oynatmadan üstünüzün anlattıklarını dinleyeceksiniz. Hava kaskatı ama az sonra yumuşayacak. O ana dek buyurgan bir dille konuşan komutanınız, dersin sonunda askerliğin “püf noktasına” geçecek, sizinle “ortak bir dilden” iletişim kuracak. Fıkra anlatacak. Bu fıkra, hep bir “ibne fıkrası” olacak. Bir sirk maymununa nasıl gülerseniz, fıkralardaki ibnelere de öyle güleceksiniz. Komutanlarınızla aranızdaki hiyerarşi bir çırpıda yok olacak. Aynı rütbede eşitleneceksiniz. Subayın da erin de suratından atmosfere aynı sırıtış yayılacak.

Askerlik yaptığım süre boyunca, kışlada neye çalışıldığını bana en çıplak biçimde gösteren, işte o fıkra seanslarıydı. Erkekliği kutsayan bir ayin sürüp gidiyordu. Erkek olduğumuz ikide bir hatırlatılıyor, mesela tüfeği doğru şekilde tutamadığımızda “karı gibi” olmakla “suçlanıyorduk”. Fıkralardaki “kadın becermeyen erkeklere” gülüp alay ediyorduk. Emirlere uymadığımızda becerilmekle tehdit ediliyorduk. Belli ki bir mesaj veriliyordu bize. Erkek idiysek, kadınları “becermemiz” gerekiyordu. Önümüzdeki çük bunun için verilmişti bize. Kendimizi de kimseye becertmemeliydik. Arkamızdaki deliğe gözümüz gibi bakmalıydık. Satır aralarından sürekli sızıyordu bunlar. Dünya kocaman bir delik, erkekler de kocaman birer çüktü. Zaten askere gelene kadar asil ve necip Türk toplumunun tornasından geçilmişti. Şimdi rötuş yapılıyor, toplumun attığı temelin üzerine devletin hizmetine koşulacak bir cinayet aleti inşa etmek için üzerimizde çalışılıyordu. Emir alır almaz, sorgusuz sualsiz savaşmanız, fethetmeniz, vurmanız, hiç tanımadığınız birini öldürmeniz, bir yerleri ele geçirmeniz, kendinizin kılmanız, insanların üzerine bomba atmanız, kurşun sıkmanız, can almanız gerekecek. Kişisel değerleriniz sistemi bağlamaz. Kişiliğinizi depoya bırakacak, hayatın canına okuyan bu çarkın bir dişlisi olacaksınız. Gerekirse, “orduya sadakat şerefimizdir” diyen, yazılı tarafı size dönük tabelalar kışlaların etrafına yerleştirilerek asli göreviniz hatırlatılacak.

Peki, ya bir dişli olmak istemezseniz? Militarizmi ve kurumlarını hayatınıza dâhil etmek istemiyorsanız? Bu ülkenin herhangi bir kurumuna sadakat duymak bünyenizde alerji yapıyorsa? Üstelik o kurum, insan öldürmeyi öğreten bir kurumsa? Devletin kişiliğinize el koyma hakkını kabul etmiyorsanız? Yaşama bir silah gibi çevrilmiş o pis sırıtışın ve onun kıyıcılığının bir parçası kılınmayı reddederseniz?

O zaman linç edilirsiniz. Vicdani ve total retçi Mehmet Tarhan, tüm bunları reddetti. Çarktaki dişlilerden biri olmayacağını açıkladı. Kişiliğine el konmasına hayır dedi. Bu satırlar yazıldığı sırada o bir hastane odasında. Linç edilmek isteniyor Mehmet. Herkesin gözü önünde. Bir avuç insan hariç, kimsenin kılı kıpırdamıyor.

“Total retçiyim; militarizme, onun tüm kurumlarına ve onunla içkin olan cinsiyetçilik, ataerki, heteroseksizm gibi hiyerarşik toplum yapılanmalarına karşıyım ve dışında olabilmek için elimden geleni yapacağımı ret deklarasyonumla taahhüt ettim.”

Eşcinsel, anarşist, vicdani ve total retçi kimlikleriyle tanınan Mehmet Tarhan, 2001 yılında reddini bu cümlelerle açıkladı. Mehmet şimdi taahhüdünü yerine getirdiği için tutuklu. 8 Nisan 2005 günü kitap fuarında çalışmak için İzmir’e gitti. Kaldığı otel odasında sabah saat beşte yaka paça gözaltına alındı. Götürüldüğü askerlik şubesinde askerlikle ilgili hiçbir işlemi yapmayacağını, hiçbir belgeye imza atmayacağını söyleyerek itaatsizliğe başladı. Daha sonra mevcutlu olarak Tokat’taki askeri birliğe gönderildi. Üniforma giymeyi, saç ve sakalının kesilmesini, parmak izinin alınmasını reddetti. Asker olmadığını ve olmayacağını defalarca söylemesine rağmen, ona askermiş gibi yerine getirmeyeceği emirler sıralandı. Emre itaatsizlik tutanakları düzenlendi. Sonra da bu tutanaklar bahane edilerek, “itaatin mabedinde” itaatsizliğe devam ettiği için tutuklandı. Sivas Askeri Cezaevi’ne kapatıldı. Cezaevine getirildiği gün, görevli bir astsubay oraya neden getirildiğini sordu. Mehmet’in, vicdani ret hakkını kullandığını açıklaması üzerine adeta gözdağı verilircesine, “bunu azılıların olduğu ikinci koğuşa koyalım” karşılığını aldı. Mehmet bahsedilen koğuşa girdiğinde “sen terörist misin, vatan haini misin”, “saçlarınla avrada benziyorsun, seni koğuşun avradı yaparız” şeklinde sözlü tacizlere ve tehditlere maruz kaldı. Ardından yaklaşık yirmi dakika boyunca linç edilmek istendi. Kafasına ve gövdesine sayısız tekme darbeleri aldı. Günlerce nefes almakta güçlük çekti. Bacaklarında oluşan ekimozlar nedeniyle hareket etmekte zorlandı. Bu olayın sona ermesinden sonra failler, Mehmet’ten özür dileme bahanesiyle yanına gittiler ve cezaevi görevlisi bir astsubayın kendilerine, Mehmet’in bir terörist olduğunu ve “icabına bakmalarını” söylediğini ifade ettiler. Ardından, “biz istesek o gün seni öldürürdük, yine de öldürürüz” diye tehdide devam ettiler.

Mehmet Tarhan’ın üzerinde baskılar bunlarla da bitmedi. Eşcinsel olduğunu tüm doğallığıyla söylediği için askeri hastaneye götürülmek istendi. Sevke karşı direnince, askerler tarafından zor kullanılarak araca bindirilip hastaneye götürüldü. Yakınlarının ve avukatlarının görüşme isteği reddedildi. Savcı, “eşcinsel olduğu kendi beyanı, bu yüzden çürüğe ayırıp ayırmayacağımızı anlamak için muayene etmemiz gerekiyor,” dedi. Savcının muayene dediği, askeri bir doktor tarafından anüste “eşcinsellik delili” aranmasıydı. Mehmet ise bir şeylerde ısrar ediyordu. Ama bu, askerlikten kurtulmak için değil, aksine, askerlikle yüzleşmek için edilen bir ısrardı: “Ben devlet kurumunun gerekliliğine inanmıyor ve hiçbir devlete karşı aidiyet hissetmiyorum. Vatandaşlık görevi olarak addedilen eylemlerle militer yapıyı güçlendirmeyi hiç istemem. Vatandaşı olduğumu iddia eden devlet hayatiyetini devam ettirmek için beni askere almak, gerekirse uğrunda ölüp öldürecek bir savaş aletine dönüştürmek, dahası içine alarak yukarıda sözünü ettiğim insanlık suçuna dahil etmek istiyor. Buna izin vermeyecek ve inançlarımı koruyacağım. Eşcinsel olmam nedeniyle ‘hak’ olarak sunulan çürük raporunu ise militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum. Birey olarak herhangi bir devletin ordu ya da başka bir aygıtına hizmet etmeyeceğim. Mazeret sunmayı kendime ve insanlığa karşı hakaret olarak göreceğimden her türlü askerlik yapmama izni ya da ertelemeyi reddediyorum.” Savcıyla görüşen avukatlar, Mehmet’in isteği dışında muayene edilmesinin işkenceye girdiğini, müvekkilleriyle görüşmelerinin engellendiğini belirterek bu hukuk dışı uygulamaların durdurulmasını talep ettiler.

Mehmet üzerinde kurulan baskı sadece Mehmet’le de sınırlı değildi. Direnişine destek olmak isteyenler de baskı altına alındı. Bindikleri taksiler zorla durdurulup bilmedikleri yerlere götürülüp sorgulandılar.

Mehmet Tarhan, 28 Nisan 2005’te mahkemeye çıkarıldı. 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya kadar tutukluluk halinin devamına karar verildi. Bu süre zarfında, cezaevinde sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldı ve linç girişimleri sürdü. Havalandırmaya çıktığında Mehmet’in üzerine başka bir havalandırma alanından beton bloklar fırlatıldı. Bu olayı anlattığı bir başçavuş Mehmet’e, “taşları o an orada bulunanların elinden alıp ben fırlattım” açıklamasında bulundu. Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler, diğer mahkûmlar tarafından basıldı. Bu olayların hiçbirinin üzerine cezaevi yönetimi tarafından ciddi bir biçimde gidilmedi. Bilakis, yönetimin bu uygulamaların kışkırtıcısı olduğu apaçıktı.

Mehmet, 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya çıkmadan önce, başına gelenleri basına duyurduğu için, üstüne çullandırılan yedi asker tarafından saçları yolundu. Duruşmaya yüzünde morluklarla, topallayarak ve saçları yoluk-kesik bir halde çıktı. Fiziksel şiddete maruz kaldığı ve süregiden tehditler altında olmasına karşı, kendisine uygulanan kötü muameleyi ve diğer tutuklulardan farklı olarak uygulanan kötü koşulları protesto etmek ve diğer tutuklularla aynı haklara sahip olmak için 25 Mayıs’ta süresiz açlık grevine başladı.

İkinci duruşma 26 Mayıs 2005 tarihinde yapıldı. Mehmet gördüğü şiddet nedeniyle yürümekte, oturmakta zorluk çekiyordu. Halsizdi. Mahkeme 9 Haziran 2005’e ertelendi. 9 Haziran'da yapılan üçüncü duruşmada Mehmet Tarhan cezaevinde geçirdiği süre göz önüne alınarak 4 Ağustos'ta tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Bu tahliye kararı basında da yer aldı. Ama bu haberlerde atlanan, farkına varılmayan şey Mehmet'in tahliye olmasının evine dönmesi anlamına gelmediğiydi. Tahliye sonrası cezaevinden askerlik şubesine, oradan da merkez komutanlığına teslim edilen Mehmet Tarhan, vicdani retçi olduğunu bir kere daha hatırlatarak itaatsizlik eylemine ve açlık grevine devam etti. 8 Nisan'da başlayan süreç tekrarlanmak isteniyordu. Mehmet aynı suçlamayla yeniden yargılanmakla ve hapsedilmekle karşı karşıya kaldı. Askerlik şubesi, askeri birlik, askeri mahkeme, askeri cezaevinden oluşan bir kısır döngüye dönüşecek bu süreçte Mehmet ömrü boyunca evine dönememe tehlikesi ile karşı karşıya.

Mehmet Tarhan’ın durumunda, şiddet ve baskı son derece aşikâr. Mehmet, cezaevi yetkilileri adına, diğer mahkûmlar tarafından düzenli bir şekilde işkenceye maruz kaldı. Daha da ötesi, askerler ve cezaevi yetkilileri başka durumlarda da Mehmet Tarhan’ın haklarını çiğnediler, saçlarını zorla kestiler ve onu aşağılayıcı bir şekilde muayene etmeye çalıştılar. Mehmet’in durumunda endişe yaratan diğer bir durum da tekrarlanan hapis cezaları. Temel hukuk kuralları bir kişiyi aynı suçtan bir defadan fazla cezalandıramayacağınızı söyler çünkü bu tümüyle adaletsizdir. Ama Mehmet Tarhan aynı suçlamalardan defalarca mahkûm ediliyor, tekrar tekrar cezaevine konuyor. Bu cezalandırmanın ne zaman biteceği bilinmiyor. Ve hiç kimse, bu olup bitenlere aldırış etmiyor. Vakti zamanında, logosuna koyacağı renge ordu laf eder diye tırsmaktan utanmayan “büyük Türk medyası” ise iki gözünü birden kör ediyor. Bu sistematik linçi protesto etmek için düzenlenen gösterileri küçücük haberler olarak vermek dışında, Mehmet’e yapılanlardan tek satır söz etmiyor. Dahası, söz etmeye yeltenenlere bizzat aynı işkenceyi uyguluyor: atv-Sabah muhabiri Hasan Maksud, Mehmet Tarhan'la ilgili olarak müdürüne çok sık haber getirdiği için uyarı alıyor. Mehmet Tarhan destekçileri medyanın dikkatini çekmek için Balmumcu'daki atv-Sabah binasının önünü seçiyorlar. Bu arada Hasan Maksud, eylemcilerle sohbet ediyor, fotoğraflarını çekiyor. Bunu gören bazı Sabah yöneticileri Maksud'a, "Bunları buraya sen mi topladın," diyor ve bu olaydan sonra işine son veriliyor.

Özgürlük, demokrasi gibi kavramları ağzından düşürmeyen “büyük medya”nın Mehmet Tarhan olayındaki tavrı, Türkiye’nin esas rejimi totalitarizmin devam etmesi için kendisine biçilen görevi canla başla yerine getirdiğinin kanıtı olan örneklerden sadece bir tanesi. İkiyüzlü Türk medyasının bu konudaki dosyası hayli kabarık. Mehmet’i düşman olarak tanımlayan ve inançları nedeniyle ona işkence edip zarar vermeye çalışan kurum ise, Türk halkının gözbebeği, kaynaklarının çoğunu aktararak “gururla” beslediği, kâğıt üzerinde “insanların güvenliğini sağlamak” için tesis edilen kurumun ta kendisi! Peki, ya Mehmet kim? Mehmetçik’e dönüştürülmeye karşı direndiği, kişiliğine el koydurmak istemediği için, bu topraklarda ezelden beri hüküm süren, kişiliksizleştirmeye dayalı totalitenin sürmesinden yana olanlara göre, bir virüs. “Varlığım varlığına armağan olsun” dememekte direniyor. Onca vatan evladı varlığını feda etmeye hazırken, bu Mehmet de kim oluyor? Ama bakın o vatan evlatları kışlaların duvarlarına neler yazıyor: Askerlik yaparken, fırsat buldukça kışladaki tuvaletleri dolaşır, erlerin tuvalet duvarlarına yazdıklarını not alırdım. Orada olmaktan gurur duyan, vatanı için canını vermeye hazır bu insanlar, açığa vurmaktan korktukları asıl duygularını o tuvalet duvarlarına kazıyorlardı. O duvar yazılarının hiçbirinde, orada olmaktan mutluluk duyduklarını gösterecek bir iz yoktu. Hatta bir tanesi, eskimiş bir tuvalet fayansının üzerinde çarpıcı bir şiir gibi duran, şu cümleleri kazımıştı: “İki yanımda çavuş/önümde astsubay/beni bul/beni bulun dostlar!”
Mustafa Konur, 2005

Not: Yazıda kullanılan fotoğraflar, İkinci Dünya Savaşı'nda yapılmış, Amerikan savaş propagandası afişleri. Bu afişler, özellikle sivil halka yönelik olarak planlanmış.

08 Ekim 2008

Uncle Mehmet'in parmağı

Tanrı, sevindirmek istediği kulunun önce eşeğini kaybettirir sonra da buldururmuş. Mistifikasyon kültürü hayli zengin olan milletimiz olayı böyle açıklar. Oysa ne tanrının cebinden bir şey çıkar, ne de kul bir şey kazanır. Eşeğin sayısı birden ikiye çıkmamıştır; eşek de eski eşektir. Eşeksizlik durumundan eşeklilik durumuna döndürülmek, işe tanrının el attığının yeter delilidir kulu için; dahası, hiçbir zaman eşeği kaybettiren değildir Tanrı, eşeği buldurandır.

Modern çağın tanrıları da hemen hemen böyle bir yöntemle iş görüyor. Reklamcılar, iletişim uzmanları, marketing üstatları, bilinç endüstrisinin sihirbazları… Tükettiğimiz miktarla bizi tartan kapitalizmin hizmetine boyunsunmuş bu başmüstahdemler, hiçbir hukuk sisteminde suç olarak tanımlanmasına gerek görülmemiş bir hırsızlık yöntemi uygulayarak her saniye bizden bir şeyi çalıyorlar. Tanrıdan farkları, çaldıklarını bedavaya geri vermiyorlar.

Koca mı bulamıyorsunuz? O pörtlemiş göbekle, o hipopotam derisi gibi selülitlerle zor bulursunuz. Ama şu diyet krakerlerimizden yer, bir de şu kremi sürerseniz kocaya koca demezsiniz. Kariyer de yaparsınız, çocuk da. Yaparsınız da, bakalım iyi bir anne olabilecek misiniz? Durun canım, hemen paniklemeyin. Şu pratik ev aletlerimizi kullanarak kazanacağınız zamanı yavrunuza ayırırsanız, yemeğini de bu yağla pişirirseniz, sizden iyi anne bulunmaz. Bakın şu epilatör de kocanız bacaklarınızı okşadığında sizden tahrik olabilmesi için. Yoksa başka bacakta alıverir soluğu. O da şu tıraş bıçağını kullansın ki siz başka yanaklara yüz vermeyesiniz. Kocanıza göz koyduğundan kuşkulandığınız komşuyu çatlatmak, adamı da elde tutmak için gömlek yakaları sakız gibi olmalı, işte şu gördüğünüz mor kürecikli deterjanlarımız tam size göre. Bir dakika, daha bitmedi…

Bitmez de… Modern insanın başına örülmüş en büyük çorap olan reklamcılar, bu tür imgeleri, kendimizden nefret etmemiz için her gün yeniden üretiyorlar. Bu kadar kaba ve vahşi bir dille. Gözleri, kendimize olan sevgimize çevrilmiş. Onu çalıp önce kendimizden nefret etmemizi sağlıyorlar. Sonra da o sevgiyi bize, alacağımız ürünün fiyatına tekrar satıyorlar. Reklamların içinden bize doğru uzanan bir parmak, mevcut durumumuzun ne kadar nefret edilesi olduğunu işaret ediyor. Her yandan fışkıran bu reklam imgelerine o denli alışmışızdır ki, hava durumu kadar doğal ve sıradan gelirler bize. Zaman zaman zapladığımız olur. Ama bizi ve bedenimizi işaret eden o parmağa asla kayıtsız kalamayız. Özsevgimizin kaybını umursamamak ne mümkün? Üstelik kendimizi tekrar sevebilmek, bir nesne daha satın alarak mümkün olabilecek kadar kolayken. Özgürleşmek; kolalı meşrubat tüketmekle, yeni model bir araba almakla ulaşılabilecek kadar yakında. Gençlik, binbir çeşit sıvı ve krem olarak hizmetimizde. Kendimize olan sevgimiz raflarda satın alınmayı bekliyor, gani gani. Biz yeter ki tüketelim. Ama hemen sonra kendimizden gene nefret edelim ki, piyasa bize yeni ürünlerini satarak kârını maksimize etsin.

Dış görüntümüze yönelik nefretimiz bu kâr maksimizasyonunu artık yeterince sağlamıyor olmalı ki, gözlerini ve parmaklarını epeydir içimize doğrultmuş durumdalar. Hani basenimiz, burnumuz tamam da, ya içeride olup bitenler? Organlarımız sağlıklı çalışıyor mu? “Kaliteli” bir hayat sürebilecek miyiz? Bu muhteşem gezegendeki serüvenimizi mesela bir on yıl kadar daha uzatmak istemez miyiz? Sakın onu yeme, bunu ye! Ya cinsel performans? Kendimizi kılavuza uygun kullanıyor muyuz?

Son yıllarda modern çağın tanrıları arasına, bu silahları kullanarak yeni bir cephe açan birtakım uzmanlar da katıldı. Sayıları gün geçtikçe artıyor. İyi para kazanıyorlar. Gazetelerde köşeleri, pahalı kitapları, reçetelerini astronomik fiyatlarla uyguladıkları sağlık merkezleri, yarım kilo vermek için kendini helâk eden müşterileri var. El üstünde tutuluyorlar. Bir tanesi çıkıp da şunu yerseniz buranıza iyi gelir demesin. Aynı akşam en az beş haber bültenine buyur ediliyor. Reyting rekorları kırılıyor. Bayılıyor medya bunlara. Nasıl bayılmasın? O televizyon kanalının girişimci patronu, bu yayınlar sayesinde çok talep görecek bilmem ne usaresinin satışına başlayıp daha da kârdan adam olacak belki. Birçok bilim dalı, binlerce bilim adamı da, yaşlanmakta olan insanlara gençliklerini geri vermek, ömürlerini uzatmak için, cirosu bol sıfırlı dolarlarla ölçülen bir endüstriye, canlarını dişlerine takmış hizmet ediyor. Bize de yaşlanmaktan korkmak, organlarımıza kuşkuyla bakmak, gitgide paranoyaklaşmak, telkinlerle kaybettirilen özsevgimizi geri alabilmek için elimizi cebimize atmak düşüyor.

Bu genç ve uzun ömür endüstrisinin guruları arasına, çok etkili bir isim eklendi. Mehmet Öz. Kendisi dünyaca ünlü bir kalp cerrahı. Onun kalp ameliyatları televizyonlarda canlı yayımlanıyor. Arızalı kalpler için icat ettiği yapay cihazlar tıpta devrim sayılıyor. Yıllar önce Türk televizyonlarında “bir başarı öyküsü” olarak sunulduğu günlerde şimdiki kadar ünlenmemişti. Bill Clinton’ın kalbini ameliyat ettikten sonradır ki Mehmet Öz adeta paraşütle indi hayatımıza. Ulusumuz gururdan deliye döndü. Bir Amerikan başkanının kalbine el sürebilmek kolay mı? Bir Türk’e nasip olmuştu bu. Emekli maaşı kuyruğunda güneşten kavrularak beklerken “yok bu dünyada Türk olmaktan daha güzeli” diyen, dönüşte maaşını kapkaççıya kaptıran, elektriği kesilmiş apartmanında bir de düşüp kolunu kıran her TC vatandaşına lazımdı Mehmet Öz. Üstüne üstlük, kalplerimizi iyi edecek, damarlarımızı açacak, eski günlerdeki diriliğimizi bize geri verecek sırların tümünü bilecek kadar da bir tanrı yarısıydı. Aslında pek de yenilir yutulur laflar etmiyordu, ömürlerine birkaç yılcık daha eklemek isteyenlerin hücum ettiği konferanslarında; “yarınız erken yaşta kalpten gidecek,” diye giriveriyordu söze. Korkutucuydu ama haklıydı. Bedenlerimizin bu hale gelmesinin tek sorumlusu bizdik; zararlı şeyler yiyor, damarlarımızı tıkıyor, kalbimizi boğuyorduk. Elinde bir kalp maketiyle çekilmiş o ürpertici fotoğraflarından bize müstehcen bir gülümsemeyle bakarken tir tir titredik. Ciddi şekilde korkutulmuştuk. Ama derdimizin dermanı da yine o ellerdeydi.

İşte o eller bizi fazla bekletmedi. Şu sıralar hangi kitapçıya gitseniz, çok satanlar bölümünün en tepesinde kıpkırmızı bir kitap görürsünüz. Prof. Dr. Mehmet Öz’ün, Prof. Dr. Michael F. Roizen ile birlikte yazdığı kitaptır o. Kolejli Türklerin devam ettiği kitapçılarda Türkçesinin yanında İngilizcesi de duruyor. “SİZ, Kullanım Kılavuzunuz” diyor üstünde. Buradaki “SİZ”, bir çamaşır makinesi ya da televizyon markası değil, bizzat sizsiniz. Dört yüz yirmi üç sayfa boyunca, eğlenceli resimlemeler eşliğinde, kendinizi nasıl kullanacağınız anlatılıyor. Vaadi de sırt çevrilebilecek gibi değil: “Daha sağlıklı ve daha genç bir yaşam için vücut rehberiniz.” Hani, lotoda altı tutturmak mı yoksa bu kitaptaki sırlar mı diye sorsalar, oturur bir düşünürsünüz bu çağın insanı olarak.

Kitap daha Türkçeye çevrilmeden yurdumuzda her sohbette konuşulur oldu. Amerika’da yayımlanan İngilizcesi, en çok satanlar listesini allak bullak etmiş, “Da Vinci Şifresi”ni bile sollamıştı. Türk haber kanalları hadiseyi iyice köpürttü. Haftalar boyu kullanılabilecek bir malzemenin Amerika’dan yola çıktığı belliydi. O kadar ki, şu marifetli küçük büyücü Harry Potter bile Mehmet Öz’ün karşısında tutunamamıştı. Haberciler soluğu Amerika’da, Mehmet Öz’ün yanında aldı. Ofisindeki mini buzdolabında sürekli bulundurduğu cevizleri, fındıkları, bademleri, ambalajlanmış otları, soyaları, sanayi üretimi suları tek tek gösteriyor, nimetlerini anlatıyordu. Muhabirin biri gidiyor, öbürü geliyordu. Baktılar ki böyle olmayacak, Mehmet Öz kalktı kendisi geldi.

Türkiye’de bulunduğu süre boyunca görünmediği televizyon kanalı kalmadı Mehmet Öz’ün. Ama atv ana haber bülteninde çıktığı canlı yayınlar, tek kelimeyle bir şahikaydı. Ali Kırca’nın tansiyonunu mu ölçmedi, stüdyoda yerlere yatıp jimnastik hareketleri mi yapmadı. Amerikanca ile mayalanmış Türkçesi yüzünden onu bizden biri kılmakta zorluk çekiyorduk ama olsun, o sahici bir Türk gibi bizi aile ocağına buyur edecek kadar bizden olduğunu gösterdi. Kalp cerrahlığını seçerek yolundan gittiği şişman babasıyla, oğlunun zorlamaları sonucu otuz kilo vermiş bir deri bir kemik annesiyle tanıştık. Mehmet Öz’ün olur verdiği besin maddeleriyle donatılmış bir sofrada yemek yendi. Doktorumuz, kameraların karşısında bize cacığın nasıl yapılacağını bile gösterdi. Muhabir kızın, ciddi ciddi sorduğu “Mehmet Bey, acaba salatalığı nasıl kesersek daha sağlıklı olur” gibi sorulara çok ciddi yanıtlar verdi. Ve Mehmet Öz, hepimizin gözü önünde, gitti o cacığa karabiber koydu!

Televole kıvamında sunulan bu yayınlarda, doğru şeyleri yiyip içmekle işin bitmediği de kulağımıza küpe edildi. Mehmet Öz ile konuşan kişi kadınsa konu dönüp dolaşıp selülitlere geliyordu, erkekse cinsel performansa ve sekse. Periyodik otomobil bakımı gibi seks yapmamızı salık veriyordu Mehmet Öz: “Haftada en az dört kez seks yapın. Spor yapamıyorsanız, seks yapın. Seks kalp için çok faydalı. Kalp ameliyatlarından sonra yapılmasını istediğim ilk iş, önce duş, ardından seks.” Bu yanıtı alan haberci eğer elli yaşın üzerindeyse, “aman ne yapıyorsunuz” gibisinden bir surat ifadesiyle kalakalıyordu. Halden anlayan Mehmet Öz gülümseyerek devam ediyordu, şundan yersek bundan içersek cinsel performansa iyi gelirdi. Duşun seksten önce mi yoksa sonra mı yapılacağı da tarafların tartıştığı bir başka konuydu.

Mehmet Öz, günler boyunca bir sürü şey anlattı durdu. Kendini doğru biçimde kullanmak isteyenler kitabını kapıştı. Medya tarafından o denli hızla ikonlaştırıldı ki, cümlelerinin satır aralarında yatan, açık söylemek gerekirse insanın tüylerini ürperten hayat tasavvuru arada kaynadı gitti. Yabancısı olduğumuz bir hayat ve insan algısı değildi bu. Gelgelelim, her dediğine iman edilen, kırmızı kitabı neredeyse kutsal kitaplarla eş tutulan bir adam ediyordu bu lafları. Mehmet Öz’den bile tehlikeli bir durum vardı ortada.

Mehmet Öz’ün anlattıklarını bir araya getirdiğimizde, insanı organlarının aritmetik toplamına indirgeyen bir hayat algısıyla irkiliyoruz. Hayatın canına okumuş ideolojilere baktığımız zaman aynı indirgemeciliğe oralarda da rastlıyoruz. Haftada dört kez seks yapılmasını önerirken sadece erkeklere seslendiği apaçık. Seksi sadece erkeğin bir eylemi, kadınları da bu eylemin nesnesi olarak gören penis odaklı erkek egemen düzenle aynı dilden konuşuyor. Mehmet Öz’den sonra nüfusumuzun yüzde kaçının cacığa karabiber koymaya başladığını ölçen bir araştırma henüz yapılmadı. Ama daha geçenlerde sonuçları açıklanan bir araştırmaya göre, Türkiye’de yaşayan kadınların yarısı orgazmın ne olduğundan bihaber. Ama böyle şeyler, cinselliği sayıyla ölçen, cinsel ilişkiyi de erkeğin kalbine iyi gelecek bir tür atletik performans olarak gören Mehmet Öz’ün umurunda olmasa gerek. Lise öğrencileri arasında yapılan başka bir araştırma da, büyük olasılıkla Mehmet Öz’ün ilgi alanına girmiyordur. Bu araştırma gösteriyor ki, bir kişiyi istemediği halde cinsel ilişkiye zorlamayı liseli öğrencilerin yüzde 4.8’i suç olarak görmüyor, ama karşı cinsle flörtü yüzde 16.7’si suç, yüzde 18.3’ü ise kısmen suç sayıyor. Kendi yaş grubundan biriyle cinsel ilişkiye girmeyi suç sayanların yüzdesi ise 61.8. Bunların cinselliğin yaşanabilirliğiyle pek bir ilgisi yok, değil mi Sayın Öz? Erkeğin kalbi kanı pompalasın, damarları tıkanmasın, ereksiyon olabilsin, haftada dördü tamamlasın, yeter.

Mehmet Öz’ün ilgilenmediği başkaları da var. Mesela sigara içenler. Onları ameliyat etmiyor. “Sigara içen hastaları ameliyata almıyorum çünkü onlar zaten kendileri ölmeyi seçmişler, benim yapabileceğim bir şey yok,” diye koyuyor tavrını. Bu dehşet verici ayrımcılık karşısında Hipokrat yeminini şimdilik bir kenara bırakalım. Cana kastetmek konusunda madem bu kadar duyarlı, mesela sigara devlerinden Philip Morris’in başkanını ameliyat eder miydi Mehmet Öz? Ya da George W. Bush gelse? Uluslararası anlaşmalarla savaşlarda kullanılması yasaklanan misket bombalarıyla Irak’ta katledilen küçücük çocukların da, sigara içmeyen WASP’lar kadar yeri var mıdır, Mehmet Öz’ün vicdan haritasında? Böyle tavırlar alırken, Amerika’da cebine giren paranın yüzde kaçının sigaradan alınan vergilerden, yüzde kaçının Amerikalıları obezleştiren (ve aynı zamanda Mehmet Öz’e müşteri sağlayan) hazır gıda sektörü gelirlerinden oluştuğunu aklından geçiriyor mu? Kriz geçirmeye fırsat bile bulamadan bir Amerikan kurşunuyla durdurulmuş milyonlarca dünyalı kalbi için de bir tavır almayı düşünür mü, bu kalp cerrahı? Hayvanlar üzerinde yaptığı deneyler yüzünden kendisini protesto eden PETA üyelerini terörist olmakla suçlayan Mehmet Öz, sahiden de bu gezegendeki yaşamın kalitesi için mi çalışıyor?

Bu soruların yanıtını bulmak için Bay Öz tarafından kaleme alınan “kullanma kılavuzumuz”un kapağına bakıyoruz. Ve orada bizi işaret eden bir parmak görüyoruz. Mevcut halimizden nefret etmemiz gerektiğini söyleyen o malum parmak gibi bu parmak da dimdik bizi işaret ediyor. Başka bir parmak daha canlanıyor gözümüzde: Amerikan devletinin canı savaşmak istediğinde asker toplamak için kullandığı “I want you!” (Seni istiyorum!) diyen Sam Amca (Uncle Sam) posterlerindeki o meşhur parmak, gelmiş bu kitabın kapağına konmuş. Nasıl oluyor da, aynı parmak bir yerde bize ölmeyi ve öldürmeyi emrederken başka bir yerde bizi sağlıklı yaşamaya davet ediyor? Ve asıl önemlisi, nasıl olmuş da Mehmet Öz, Uncle Mehmetleşivermiş? Bize sahiden de daha kaliteli ve sağlıklı bir ömrün kılavuzunu mu sunuyor, Mehmet Öz?

Bedenimizde oluşan arazlardan bahsedeceksek eğer, kuracağımız her cümle eninde sonunda politik olmak zorundadır. Ciğerlerimizde biriken nikotin de, damarlarımızın duvarlarına yapışan kolesterol de, yükselen tansiyon da, vaktinden önce duran yürek de, son tahlilde politik bir döngünün sonuçlarıdır. Tıpkı, yoksulluk ile zenginlik, kaybetmek ile kazanmak, mutluluk ile mutsuzluk gibi. Oysa ki sistem, tüm bunların sorumlusu olarak bizi işaret eder, o malum parmağı kullanarak. Erken ölüyorsak, nefesimiz tıkanıyorsa, kanımız ağırlaşıyorsa, bunların sorumlusu bizizdir; sanayi atıklarının, endüstri ürünlerinin, silah tüccarlarının, sigara devlerinin, radyoaktif yayılımın, altın çıkartmak için kullanılan siyanürün, ekosistemin yüzde altmışının tahrip edilmiş olmasının, güçlünün güçsüzü sömürmesinin bu işte hiç sorumluluğu yoktur. Biz böyle düşünmeliyizdir ki tek taşla birçok kuş vurabilsin; hem öfkemiz sistem yerine kendimize yönelsin, hem de yarattığı bu sorunları gidermek için ürettiği malları bize satıp kâr edebilsin. Bu işleyişin üstünü örtmek, tek sorumlunun kendimiz olduğuna bizi ikna etmek için reklamcıya reklam yaptırır, Hollywood’a film çektirir, Mehmet Öz’e de kitap yazdırır. İnsan sağlığı için çalışacağına ant içmiş biri olan Mehmet Öz, resmin tümünün sorumluluğunu alsaydı, bizi kendimizden ve organizmamızdan korkutmak yerine başka bir söylem yeğleseydi, cinsellik ile su pompası arasında ayrım gözetebilseydi, hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunanlara terörist demeseydi, çalışma alanının sahiden de insan sağlığı olduğuna ikna olabilirdik belki. Ama Uncle Mehmet kılığında karşımıza geçip o endüstriyel parmağıyla bizi işaret edince, onu dinlemek şöyle dursun, sistemin işleyişine hizmet için üretilmiş bu yeni görevliden kendimizi nasıl koruyacağımıza bakmamız beden, ruh ve ahlâk sağlığımız için elzem görünüyor.
Mustafa Konur, 2006

07 Ekim 2008

Fassbinder'in gözündeki çapak

Rainer Werner Fassbinder, bundan altmış yıl önce, 1945’in 31 Mayıs’ında bu gezegene doğduğunda, İkinci Dünya Savaşı bitmemişti. Japonya’ya atılacak iki atom bombasına daha birkaç ay vardı. Ancak Hitler yenilmişti. O günlerden tam altmış yıl sonra, 6 Mayıs 2005’te, Normandiya Çıkarması’nın yıldönümünde, İstanbul’un birkaç meydanına stant kuran antifaşistler, Hitler’in yenilgisini faşizmin çöküşünün de altmışıncı yılı olarak kutlayacaklardı. Üstelik bu basiretsizlik; her şeyin yeni başladığını, faşizmin yenilmediğini, sökülüp atılamayacak denli içimize kök saldığını, sıradan insanın Hitlerleşebilmesinin dayanılmaz basitliğini göstermek için adeta Hitler’in yenilgisinden birkaç hafta sonra gezegenimize gelen Fassbinder’in doğumunun altmışıncı yılında gerçekleşiyordu.

Rainer Werner Fassbinder, Almanya’nın Bavyera eyaletinde, onun huzursuz ruhunun mayası olacak bir ortama doğdu. Savaş sonrası Almanya’nın kaosu içinde büyüdü. Çocukluğundan beri ailevi sorunları vardı. Annesi babası boşandığında altı yaşındaydı. İşinden başını kaldıramayan boşanmış annesi tarafından her gün sinemaya gönderildiği için filmler, onda bir saplantı halini aldı. 1965’te Batı Berlin Sinema ve Televizyon Akademisi’ne başvurdu, fakat giriş sınavını kazanamadı. Münih’teki Fridl-Leonhard Stüdyosu’nda oyunculuk eğitimi gördükten sonra, bu okulda tanıştığı Hanna Schygulla ile birlikte –ki ileride Schygulla, Fassbinder filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından biri olacaktır- 1967’de Münih Eylem Tiyatrosu’nu kurdu. Ertesi yıl tiyatro polis tarafından kapatılınca, kendi topluluğu Anti-Tiyatro’yu kurdu. Her ikisi de, yerleşmiş geleneklere karşı çıkan deneysel gruplardı. 1965-1966’da, kısa metraj filmlerle elini alıştırıp, ilk konulu uzun metraj filmini, 1969’da kendi tiyatrosunun üyeleriyle çekti. Sonraki yıllarda, bir yandan çok sayıda tiyatro ve televizyon yapımı üretirken, yılda ortalama üç ya da dört film çekti. Almanya’nın her yanında tiyatro çalışmaları yaptı. Birkaç radyo oyununun yapımını üstlendi. Hem başkalarının filmlerinde, hem de kendi filmlerinin hemen hepsinde oynadı. İnanılmayacak kadar yoğun bu tempoya ayak uydurmak için Fassbinder günlerce uyumazdı. Mesela başyapıtı olarak anılan Berlin Alexanderplatz’ı yazarken, yüz saat hiç aralıksız çalışır, ardından yirmi dört saat uyurdu. Sonra bir yüz saat daha. Böylesine bir adanmışlıkla çalışmak için bedenini amansızca sömürmek zorundaydı. “Yardımcı araçlar” kaçınılmazdı. Tüm bedeni çökmeye başladığında henüz yirmi üç yaşındaydı. Ama Fassbinder tınmıyordu bile. Bir şey üretmek zorunluluğunu hissetmeden huzurlu huzurlu yatamıyordu. Bir radyo oyunu, bir sonraki tiyatro oyunu, arada yeni bir film, peşinden televizyon filmi ve tüm bunların arasını sığdırılan bir oyunculuk. Dur durak bilmeyen bir huzursuzluktu Fasbinder’inki. Otuz yedi yıl sürecek kısa bir ömre uzun soluklu bir yutkunmayı sığdırmanın başka yolu olmadığını ta en başından sezmişti sanki: “Elimde yalnızca bu belirli zaman vardı”. Acele etmeliydi. “Mezarda uyumaya yeterince vaktim olacak,” diyordu.

Fassbinder’in yapıtının en kendine özgü yanı melodramı kullanma biçimi ve buradan çıkardığı siyasal ve toplumsal eleştiriydi. Burjuva anlatım biçimlerinin en tipiklerinden biri ve neredeyse iki yüzyıldır “kitle sanatı” denen şeyin gözde oyalamacası olan melodramdan, bir saplantı gibi, etkilenmişti. Özellikle Douglas Sirk’ün Jane Wyman’lı, Rock Hudson’lı, Lana Turner’lı banliyö melodramlarından. Fassbinder bu filmleri ciddiye aldı. Douglas Sirk’ün melodramlarına hayran olduğunu sık sık belirtti. Hatta onun sineması üzerine inceleme yazdı. Sirk’ten esinlendi. Ancak bu, Fassbinder’i, klasik melodramatik anlatımı sürekli torpillemekten, filmlerini de-dramatize etmekten alıkoymadı. Melodramı politize etti. Melodramın melo’sunun örttüğü “politik”e çevirdi gözlerini. Fassbinder’in gözünde, kişisel olan politikti de. Banliyö melodramlarının olanaksız aşklarında, aşklarını kalbine gömen kahramanlar, ikiyüzlü değer yargıları hakkında bir şeyler söylüyordu. Fassbinder bu filmlerden aldığı esinle yaptığı filmlerde, olanaksız aşkı, mesela yaşlı bir Alman kadınıyla Faslı zenci arasında cereyan ettiriyordu. Ya da, piyangodan para kazanıp zengin olan işsiz genç Franz ile bir fabrikatörün oğlu olan sevgilisi Eugen arasındaki ters yüz edilmiş aşk ilişkisinde. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı (Faustrecht der Freiheit, 1974), melodramı kullanışına ve melodramdan hem yola çıkarak hem de uzaklaşarak yaptığı amansız eleştiriye iyi bir örnektir. Belki bildik ve melodrama yakışır bir konuyu, bir adamın (Franz) piyangodan yüklüce bir para kazandıktan sonra arkadaşlarının ve erkek sevgilisinin (Eugen) ve onun ailesinin sömürüsüyle yokluğa ve ölüme sürüklenmesini, Fassbinder, hem melodram ile anlatmayı tercih etmiş, hem de melodramdan kaçınabilmişti: Fassinder’e göre, bu yokluğa ve ölüme sürüklenişte tartışılması gereken eşcinsellik değil, para ve sömürüdür. İster heteroseksüel, ister eşcinsel olsun, ilişkilerdeki savaşlar ve yaralar, Fassbinder için yalnızca yüzeyde farklılaşır. Franz ve Eugen arasındaki aşk öyküsü, kaçınılmaz biçimde bir sömürü ve yıkım öyküsüne dönüşüyorsa eğer, bu, cinsiyetlere ya da bireysel cinselliğe özgü bir sorun değil, kökeni “toplumsal olan”da aranması gereken bir sorundur. Proleter Franz’ın, bir burjuva olan Eugen tarafından sömürülmesi için bir plan bile gerekmez; içselleştirilmiş sistemin işleyişi yeterlidir bunun için. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı’ndaki baskı, ilkesel olarak, heteroseksüel baskıdan daha farklı yürümez. Fassbinder, melodramı tepetaklak etme işini, bir başka filminde, bu kez ırk düzleminde gerçekleştirir; Alman toplumuna ve sıradan insana en sivri oklarını fırlatır. Korku Ruhu Kemirir’de (Angst essen Seele auf, 1973) konu, göçmen işçilere Alman toplumunun bakışıdır. Bu bakışı anlatan, yaşlı ve dul bir Alman kadını (Emmi) ile ondan en az yirmi yaş daha genç Faslı bir göçmen (Ali) arasındaki aşktır. Emmi ile Ali’nin evlenmesinden nefret eden toplum (Emmi’nin iş arkadaşları, çocukları, komşuları, mahalle bakkalı, herkes), başta onları dışlar. Fakat onların sistemin işleyişine sağladıkları faydayı anladıklarında, bu dışlamadan vazgeçerler. Fassbinder, en acı cümlelerini kurar bu filmde; dışlanan sıradan insan da payını alır bunlardan: Emmi’nin, Ali’yle evlendiği günü kutlamak için gitti lokanta, Hitler’in sık sık yemek yemeye gittiği bir lokantadır; Emmi Hitler’in gittiği bu lokantada yemek yemeyi hayatı boyunca hep arzu etmiştir. İş arkadaşlarının arasına tekrar kabul edildiğinde ise Emmi, aralarına yeni katılan başka bir göçmen işçiye (Jolanda) karşı, Alman iş arkadaşlarının yanında gene “hiçbir plana gerek kalmadan” tavır alır. Jolanda, Emmi ve arkadaşlarından farklı bir ücretlendirme grubuna dâhildir; eşit işe eşit ücret kuralı onun için geçerli değildir. Çalışma ortamında, Jolanda’yı, Emmi’nin eskiden oturduğu yerde görürüz. Emmi ise, daha önce kendisini dışlayan iş arkadaşlarının durduğu yerde, onlarla birliktedir. Yeni bir çıkar dayanışması doğmuş ve Emmi arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelmiştir. Sonunda Emmi, iş arkadaşlarını kahve içmeye, kendi evine çağırır. Kadınlara Ali’yi gösterir. Bu bir tanıştırma değil, düpedüz bir gösterme, sergilemedir. Kadınlar, Ali’nin fiziğini çok beğenip kaslarına dokunarak hayranlıklarını belirtirler. Emmi’nin mekânında Ali tümüyle şeyleşmiştir artık. Bu melodramatik yapının sonunda, aşkın mutsuzluğu ya da olanaksızlığı değildir aklımızda kalan; Alman toplumunun, belki de geçmişinden getirdiği ve aslında hiçbir zaman hesaplaşmadığı, sadece dozu düşürülmüş, fakat yedekte kalması gereken faşizmin göçmen işçilerde ve onlara bakışta somutlaşan dışavurumudur. Sıradan insan da zannedildiği kadar sıradan değildir.

Fassbinder’in, öleceği yılda, 1982’de çektiği son filmi Querelle ise, benzer temaların peşinden gitse de, apayrı bir yerde durur. Jean Genet’nin Querelle de Brest romanından uyarladığı bu son yapıtını, öteki filmlerinin aksine, adeta tarihsiz, soyut bir mekâna yerleştirir. Jeanne Moreau “each man kills the thing he loves” (herkes sevdiğini öldürür) şarkısını söyler. Leitmotif olarak yinelenen dizeler, Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı yapıtındandır ve sevdiği insanın ölümünden suçlu olan ve cezaevinde idamı bekleyen bir erkeği anlatır. Fassbinder bu son filminde, cinsellikle iktidar arasındaki bağı ilk kez toplumsal kılıfından bağımsız olarak ortaya koyar. Bir gemici bir gemiciyi, bir işçi de bir işçiyi öldürür. Her iki katil karşılaşırlar; biri diğerini polise ihbar etmiştir. Biri bilinçli olarak adam öldürmüştür, diğeri ise ani bir öfkeyle. Her ikisinin tavırları da kindar bir sevgi ve tutkuyla belirlenmiştir. Cinsel dürtüler, yok etme dürtüsünden arındırılamaz. İktidarsız bir cinsellik söz konusu bile edilemez. Dış sahneler hep içteki ruhsal manzaraları yansıtır. Querelle’de sahne hiçbir çıkış yolunun görülmediği bir dolambaçtır. Dekor, sahne, her şey yapmadır. Film tümüyle sette çekilmiştir. Fassbinder’in başka hiçbir filmi yapaylığını böylesine açıkça göstermez ve sunduğu evreni benzer bir katılıkla dış dünyadan koparmaz.

“Elindeki belirli zamanı” kullanmak için acele etmek zorunda olduğunu bilen Rainer Werner Fassbinder, hızla katedilmiş kısa ömrüne, otuz beş uzun metrajlı film, yirmi dört tiyatro oyunu, otuz altı aktörlük, iki televizyon dizisi, üç kısa metrajlı film, dört video çalışması ve dört radyo oyunu sığdırdı. Ama her defasında aynı filmi çekti: “Ben devrim değil, sinema yapıyorum. Ve ben her zaman bir tek film yapıyorum, hep aynı filmi. Mantıklı olan da budur.” Devamlı çektiği bu “tek film”de, Fassbinder’in kendi hayatına yönelik sezgileri de çarpıcı biçimde vardır; erken bir ölümü sezdiren işaretlerin çokluğu, insanı allak bullak eder. Bunlar, sanki kendi biyografisine yaptığı yorumlar gibidir. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı’nın son sahnesinde, Franz’ı oynayan Fassbinder, metro istasyonunda cansız halde yerde yatar. İki oğlan gelip son parasını çalar, üstelik üzerinden bir de ceketini çıkarıp alırlar. Münih’teki film çevrelerinde, bir Alman yapımcının, bir ölü maskı üretmek üzere Fassbinder’in ölüsünden, yakınlarının izni olmadığı halde kalıp aldığı ve bununla para kazanmaya çalıştığı anlatılır. Fassbinder’in Seyyar Satıcı (Händler der vier Jahreszeiten, 1971) filmindeki kahramanı Hans, çevresindeki dostlarının arasında, bile bile ölümüne içer ve kimse engellemez onu. Fassbinder’in de, bedenini sömürmek zorunda kaldığı için kullandığı “yardımcı araçlar” arasında birincilik alkoldedir. Bir siyah-beyaz film olan Veronika Voss’un Özlemi’nde, tehlikeler tuzaklarını karanlıkta kurmazlar; filmin ölümcül anları, ışık sahnenin ya da olayların üzerine düştüğü anda ortaya çıkar. Veronika Voss’un öldürücü dozda uyku hapı aldığı doktor muayenehanesindeki oda neredeyse beyazdır; sığınılabilecek gölgeler yoktur ve kapı dışarıdan kilitlenmiştir. Fassbinder’in de ölüsü, 10 Haziran 1982 gecesinde, kapalı bir odada bulunur. Yüksek dozda kokain ve uyku hapları almıştır. Hemen yanında, Rosa Luxemburg’un bitmemiş senaryosu yatmaktadır. Ve oda aydınlıktır…

Fassbinder’in sinemaya ve sinemasal yaratıya olan bu tutkusu, gerçekten şaşırtıcıdır. Sinemanın tüm geçmişinde, kendisini sinemaya böylesine adayan, film düşünmeyi ve çekmeyi sanki gerçek yaşamın yerine koyan bir sanatçıya kolay kolay rastlanmaz. Fakat Fassbinder’i başkalarından ayıran esas unsur, onun duruşuydu. O, ezeli bir muhalif, amansız bir sistem düşmanı ve iflah olmaz bir karşıçıkıcıydı. Ancak bunların bayrağını taşımadı, hiçbir kümeye ait olmadı. Kendisini politik bir sinemacı bile saymasa da, kendisini böyle sayan nice sinemacıdan daha politikti, daha radikaldi. Doğrudan kendi gözleriyle görüyor ve konuşuyordu. Fassbinder’in kamerası, adeta Fassbinder’in gözleri gibi işliyordu. İçinde yaşadığı ortama getirdiği tanıklık o denli şaşırtıcıydı ki, onun filmleriyle, İkinci Dünya Savaşı öncesinden 1980’lere kadar Almanya’nın tüm ekonomik, sosyal ve siyasal serüvenine tanıklık edebilmek mümkündü. Keza, Alman ulusu ölçeğinde, yirminci yüzyılın gezegen ölçeğindeki öyküsü de okunabiliyordu Fassbinder’in gözünden. Belki de tüm uğraşı, gözüne kaçan çapağı çıkarmaktı. Toplumda nereye baksa, gözüne çapak kaçıyordu. Gözüne her çapak kaçtığında günlerce uyumuyordu. Kendini hiçbir yere ait kılmadığı için, her şeyle suçlandı: O bir anti-komünistti, erkek şovenistiydi, hatta antisemitistti, üstelik homofobikti. Çalışma arkadaşlarından Karlheinz Böhm, “söylesene bana; senin sağcılara karşı olduğunu biliyorum, solculara karşı olduğunu biliyorum, aşırılara karşı, şunlara karşı, bunlara karşı. Peki sen kimden yanasın?” diye sorduğunda, önce kısa bir sessizlik oldu, sonra Fassbinder gözlerini ardına kadar açtı: “Biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. Ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: Ben her yana saldırıp duruyorum işte.” Fassbinder buydu.
Mustafa Konur, 2006

Sizin hikâyeniz...

Size bir hikâye anlatmak istiyorum.

6/7 Eylül 1955 gecesine, yani 42 yıl önceki bu geceye kadar İstanbul kardeşmiş...

1955 yılı. Türkiye, hızla kalkınma çabası içinde. İktidar Demokrat Parti'nin. Kıbrıs sorunu toplumun baş gündemi. Ortam gittikçe geriliyor. 29 Ağustos 1955'te Kıbrıs için Londra'da bir konferans düzenlenir. Görüş ayrılıkları konferansı çıkmaza sokar. Tam bu sıralarda, 6 Eylül 1955 saat 13:00'te Türkiye radyolarındaki bir haber ortalığı allak bullak eder: 5/6 Eylül gecesi saat 00:04'te, Selanik'te Atatürk'ün doğduğu eve bomba atılmıştır. Kıbrıs'taki şiddet olaylarından gerilen kamuoyunun tansiyonu, bu haberle son haddine ulaşır. '6/7 Eylül Olayları' böyle başlar.

6 Eylül günü İstanbul Express gazetesi akşam baskısı yaparak olayı en büyük puntolarıyla duyurur. İstanbul'da karakalabalıklar oluşmaya başlar. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle, kentin değişik yerlerinde aynı zamanda belirirler. "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!" sesleri bütün şehirde yankılanmaya başlar.

Bombalama olayını protesto etmek için 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti' Taksim Meydanı'nda büyük bir miting düzenler. Sonra Beyoğlu'na doğru yürümeye başlanır. Gösteriler vandalizme dönüşür. Beyoğlu ve civarında Rumlara ait bütün gayrimenkullerin adeta içleri dışlarına çıkarılır. Kiliseler, okullar ateşe verilir. İstanbul'un bütün semtlerinde ve İzmir'de de aynı anda saldırılar olur. Rum evleri taşa tutulur, içlerine girilip eşyalar kırılır.İnsanlar dışarı atılır, dövülür. Büyük bir grup saldırgan teknelerle Adalar'a çıkıp oradaki Rumlara da saldırır.

Saldırganlar yağmaya girişir. Çalamadıklarını kırıp dökerler. İstiklal caddesi, sokaklara savrulmuş mallardan 40 santim kadar yükselmiştir. İstanbul'un çoğu yeri bir moloz yığınına dönüşür.

Kıyımın sonuçları tüyler ürpertir. Mehmet Arif Demirer'in 'Yassıada 6/7 Eylül Davası' kitabında yer verilen resmi bilgilere göreİstanbul'da; 3 Rum ölmüş, onlarcası yaralanmış; 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul yakılmış, yıkılmıştır. İzmir'de de; Yunan konsolosluğu, fuardaki Yunan pavyonu, 14 ev, 5 dükkan yıkılıp ateşe verilmiştir. O günleri bizzat yaşayan Hulusi Dosdoğru'nun '6/7 Eylül Olayları' isimli kitabındaki tanıklıklardan ve o günlerin gazete haberlerinden kıyımın canavarca boyutlarını da öğreniyoruz: İstanbul ve adalarında Rum kadınlarının ırzına geçilir. Papazlar bıçakla sünnet edilir. Balıklı kilisesinin papazı kafasına sopayla vurularak öldürülür. Bir Rum, saldırganlara karşı koyunca linç edilir. Rum mezarları açılır, kemikler dışarı atılır. Saldırganlar önlerine çıkanın Türk olup olmadığını anlamak için donlarını indirtirler; sünnetsiz değilse, hemen orada sünnet ederler.

Bütün bunlar 7 Eylül sabahına kadar sürer. Aceleyle sıkıyönetim ilan edilir.

"Hücreye atıldığımız daha ilk gece 6/7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak buraya getirildiğimizi öğrenmiştik. Böyle bir nedenle bizi tutuklamaları için deli olmaları gerekirdi. Oysa onlar, İstanbul'daki yıkımın ve kıyımın etkisiyle deliden de beter olmuşlardı". Bu satırlar Aziz Nesin'e ait.

Saldırının hemen ertesi günü, ilgililer, poliste fişli komünistlerden 45 tanesinin olayların sorumluları olarak tutuklanmalarını emreder. Aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo gibi isimler vardır. Nümayişlerin bir komünist tertibi olduğu, servet düşmanı oldukları için böyle bir saldırı düzenledikleri açıklanır. 4 ay tutuklu kalırlar...

Yıl 1960. 27 Mayıs'ta askerler yönetime el koymuş, Yassıada mahkemeleri kurulmuş, DP yöneticileri yargılanıyor. Mahkemede 6/7 Eylül Olayları da dava konusu. DP kurucularından Fuad Köprülü'nün açıklamaları ve başka birçok tanığın ifadeleri sonucu, bu olayların DP tarafından el altından tertiplendiği anlaşılır.

6/7 Eylül, dikkatlice hazırlanmış bir provokasyondur. "Kıbrıs Türktür Cemiyeti"nin Taksim'de düzenlediği mitingin ardından gelişen spontane bir hareket gibi gözükse de, böyle olmadığı, farklı yerlerdeki saldırıların aynı zamanda başla(tıl)masından bellidir. İfadelere, o günleri yaşayanların tanıklıklarına, araştırmalara bakıldığında şu ayrıntılara ulaşılır: Olaylardan günler önce, camilere gidenler, eş ifadeli vaazlarla Rumlara karşı kışkırtılır. Taşradakilere, Eylül başında İstanbul'a giderlerse 'pişman olmayacakları' duyurulur. Rum ev ve dükkanları haftalarca öncesinden sistemli bir şekilde tespit edilir. Bombalama haberi, olay daha oluşmadan, DP yanlısı İstanbul Express gazetesinde dizilmeye başlanır. Gazetede yayınlanan haberin fotoğraflarını ise Türk Konsolosunun karısı bizzat çekmiş, Selanik'teki bir fotoğrafçıda bastırtmış ve Türkiye'ye kendi getirmiştir. Celal Bayar, İstiklal Caddesi'nde gördükleri karşısında "Galiba dozu kaçırdık" diyecektir. Tahripler sırasında kullanılan binlerce balta, kazma, kürek yeni ve tek tiptir. Polis bütün olaylara seyirci kalır. Rum evlerine saldıranlar içeridekilere "Canınıza zarar vermeyeceğiz. Sadece yıkıp gideceğiz. Emir böyle" derler.

İstanbul'da Rum azınlığa karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç (Kıbrıs) için bir savaşı bile göze alabilecek duyarlıkta olduğu dünyaya kanıtlanmak istenmiştir. Adnan Menderes, böyle bir gövde gösterisinin kıvılcımı olsun diye, Atatürk'ün evine bir bomba atılması emrini verir. Yassıada tutanaklarında, bombayı atan kişi olarak, Selanik'te okuyan Oktay Engin isimli bir öğrencinin adı geçer. (Oktay Engin daha sonraki yıllarda MİT'te önemli görevlere getirilir. 1992 yılında ise Nevşehir valisidir).

6/7 Eylül Olaylarıyla İktidar'ın bir emeli de, ticareti ellerinde bulunduran gayrimüslimleri etkisizleştirmek, onları koparıp atmak, zamanla sermayeyi Türkleştirmekti. 1942'deki tek parti iktidarında Varlık Vergisi ile ilk adımı atılan bu politikanın ikinci adımı 6/7 Eylül olaylarıyla DP tarafından atıldı. Bu da yeterli gelmeyince, 9 yıl sonra 1964'te bütün mallarına el konularak İsmet İnönü tarafından zorla sınırdışı edileceklerdir...

6/7 Eylül Olaylarının daha da perde arkasında 'Türk Gladiosu' vardır. Gazeteci Fatih Güllapoğlu, 'Tanksız, Topsuz Harekat' kitabında, Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapmış emekli bir generalle söyleşirken birden 6/7 Eylül'den bahsetmeye başlar general: "6/7 Eylül de bir Özel Harp işidir, ve muhteşem bir örgütlenme idi... amacına da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?"

Tabii ki öyleydi! Susurluk, Enişte, Kanlı 1 Mayıs, 1978 Bahçelievler katliamı, Sivas kırımı, Gaziosmanpaşa olayları; Abdi İpekçi, Uğur Mumcu cinayetleri ve daha nice 'muhteşem örgütlenmeler' gibi, 6/7 Eylül de, bu ülkede kölesi olduğumuz uzun hikayenin küçük öykücüklerinden biriydi.

7 Eylül 1955'ten sonra İstanbul'un kardeşliği biter. Büyük bir yıkıma uğrayan Rumlar için bu tarih sonun başlangıcıdır. İstanbul içinse bir dönüm noktası; taşralaşmış, şizofren İstanbul'a giden yolun başıdır. Türklerin aldatılmaları ve yalnızlaştırılmaları için kurgulanan sürecin de ilk sahnelerindendir.

"Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" haykırışlarıyla kocaİstanbul'u çapullayan kalabalıkları ve nasıl böyle canavarlaşabildiklerini iyi okumak gerekir.

Bir toplumda, refah, herkesin yeterli pay alabileceği kadar üretilemiyorsa, devlet, toplumu zapturapt altına almak zorundadır. Bütün kapılar toplumun üzerine kapatılır, yalnızlığa itilir. Milliyetçi duygular kışkırtılır. Ezilenlerin yaşamsal dürtülerinin baskı altına alınmasının yarattığı saldırganlık potansiyeli sistemin iç ve dış düşmanlarına karşı kanalize edilerek, sistemin çıkarları için doğrudan kullanılabilir. 6/7 Eylül olaylarında durum tam da böyleydi. DP iktidarı, büyük ihtimalle bu derece bir yağmayı ve kıyımı istemiyordu. Hesaplayamadıkları ise şuydu: DP'nin ekonomi politikası yüzünden kırsal bölge insanları İstanbul'a doluşmuştu. Gecekondularla kente eklemlenebilmek çabası içindeydiler. İşte bu insanların tutunacak hiçbir dal bulamayanları, iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği güçle "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" haykırışlarıyla koca İstanbul'u yıktılar, yağmaladılar. Yoksulların zengine saldırısıydı. 6/7 Eylül Olaylarının tam ortasına düşen Aziz Nesin, ara sokaklarda gördüğü bir kadını anlatırken bunun fotoğrafını çeker: Kucağına çok uzun tüylü bir kürk almış, hem "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" diye bağırıyor, hem de kürkten tüyler koparıyordu. Tüylere kıyamadığı belliydi. Ters ters geriye doğru yürümesi, kürkü kaçırdığını gören oluyor mu kaygısındandı. Belki de tüyleri koparır gibi yapıyordu. Sesi gittikçe hafifliyordu: "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır"...

Size bir hikâye anlattım. Sizin hikâyenizi. Bu hikayeden benim payıma düşen, 'ölülerinden acı duyamamanın acısı'.

Zamanla bütün Rumlar gittiler. 'Rum tohumu' olan annemin bütün ailesi de, ben doğmadan önce gitmişti. Sadece bir kez görebildiğim anneannemin öldüğünü duyduğumda herhangi bir acı hissedemedim. Çünkü benim için zaten yoktu, hiç olmamıştı, onu hiç yaşamamıştım. Dede, anneanne, teyze, dayı, enişte, kuzen nedir hala bilmem. Ölülerinden acı duyamamanın acısı, ölüm acısından daha güçlü.

Mustafa Konur, 1997

06 Ekim 2008

Nanohayaller

Kendiyle çok dertli bir arkadaşımla telefonda konuşuyoruz. Her zamanki bunalmış hali. Sıkıntısını bir çırpıda anlatabileceği bir cümle arıyor. Ikına sıkına kurduğu cümleleri peş peşe sıralıyor ama nafile; hiçbiri yetmiyor... Sonra ağzından bir solukta şunlar dökülüveriyor: "Keşke hayatıma bir format atabilseydim." Sesinde belirgin bir rahatlama tonu. O aradığı cümleyi en sonunda bulup çıkarmış gibi.

Kendini makine dili ile ifade eden arkadaşım bilgisayarla pek haşır neşir olmuş biri değil. Ama bu dil bir yerden ona sızmış. Benim de zaman zaman belleğimde "search" yapıp "file not found" yanıtını aldığım hatırıma geliyor. İri bir soru işareti kafamda gitgide büyüyor...

Ray Kurzweil, yapay zekâ alanında araştırma yapan biliminsanlarının önde gelenlerinden biri. Katıksız liberalizmin bilime de uygulanmasını, teknolojik atılımlara etik sınırlamalarla müdahale edilmemesi gerektiğini savunuyor. Mutlak bir rasyonalist. Sayısız ödülü ve onur doktorası var. Yakın gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağımız konusunda söz ve iktidar sahibi. İnsan türünün bu dünyadaki serüveninin nasıl bir sona ulaşacağını, o ve diğer nanoteknoloji uzmanlarının beyin kıvrımlarında kurdukları hayaller belirleyecek. Kurzweil'ın söyledikleri, o metal soru işaretinin yanıtlarını da içeriyor.

Nanometre, metrenin milyarda birine karşılık gelen bir ölçü birimi. Nanoteknoloji, nanometre ölçeğinde üretim yapabilmeyi amaçlıyor; nihai hedefi, maddeyi oluşturan atomları tek tek seçerek, taşıyarak ve başka bir yerde birleştirerek istenen herhangi bir maddeyi yapabilmek. Böyle bir teknolojiye ulaşıldığında, gereksinilen her türlü tüketim maddesini herhangi bir ortamda, nanorobotlar aracılığıyla, başka maddelerin atomlarını bir araya getirerek üretebilmek mümkün olacak.

Ray Kurzweil ve diğer nanoistlerin gerçeğe dönüştürmek için çabaladıkları bu hayal, insanda büyük bir iştah ve heves uyandırıyor. Sahibinin isteğine göre farklı biçimler alabilen otomobilleri, boyasının rengini kendi kendine değiştirebilen akıllı duvarları, vücuda enjekte edilerek her türlü hasarı ve hastalığı gideren nanorobotları, dokuları sürekli yenileyerek sağlanacak sonsuz gençliği, yapay bağışıklık sistemi ile hiç hastalanmamayı... üretimi nanorobotlar yaparken zamanı bol bol aylaklık etmek için kullanmayı kim istemez!

Ancak, teknolojinin iktidar katında oturanların geleceğimiz için kurduğu hayaller bunlarla sınırlı değil. Jetgiller'in dünyasından, Asimov'un romanlarındakinden çok farklı bir 'gelecek tasarımı' söz konusu. Çeyrek asır öncesinin şimdiye göre daha insanî olan dünyasında üretilen Jetgiller'in, Asimov'un yazdığı romanların ütopyasında insan makineye ihtiyaç duyar ama onunla arasındaki mesafeyi korumaya da çalışır. Oysa şimdi, Ray Kurzweil ve diğer nanoistler, bu ütopyayı tepetaklak ediyor, homo sapiens'in bu dünyadaki serüvenini sona erdirmeyi düşlüyorlar. Sibernetik çağında kendisine ideal olarak robotu seçen insanın, bu ideali gerçekleştiremeden bizzat kendisini bir robot haline getirme hevesi söz konusu artık.

Kurzweil'dan öğrendiğimize göre, çok uzun olmayan bir gelecekte, insan beyni bir harddiske kopyalanabilecek ya da harddiskler insan belleğinin yerini alacak. İnsanoğlu, sanal gerçeklikte ölümsüzlüğe kavuşacak. Hattâ bu teknolojinin çok daha gelişkin aşamalarında, yaşamak için bedenlere bile ihtiyaç duyulmayacak. Hayatımızı bir harddiske kopyalayıp beğenmediğimiz taraflarını formatlayabileceğiz. Bu da yetmezse sanal gerçeklik boyutuna geçip bir tür elektronik sinyal olarak yeni bir yaşam formunda ölümsüz olacağız. Hiç hastalanmayacağız çünkü nanometrik boyuttaki robotlar her türlü hastalığı bedenimizde dolaşarak yok edebilecekler.

Nanoistler, bu gelecek tasarımına yönelik bazı korkular taşımıyor da değiller: Bütün hastalıkları yok edebilecek bu teknolojiyi tüm insanları ortadan kaldırmak için kullanacak birileri de ortaya çıkacak. Bu tehlikeye karşı yasal düzenlemelerin gerekliliğine vurgu yapıyorlar. Oysa ki bu işin yasayla masayla halledilemeyeceğini, nasıl bir çözüm bulunacağını tahmin etmek zor değil: Aklına kötü şeyler getirmeyen, yıkıcı eylemlere girişmeyecek, teknolojinin emrine koşulmuş ve tüm bunların sağlanabilmesi için 'bilincinden arındırılmış' siber-insan!

Ray Kurzweil'ın "insan makineyle birleşecek" diye özetlediği nanoteknolojik hayallerin insanın bugünkü sorunlarına getireceği birtakım çözümler, dibinde yatan ideolojik boyutu şimdilik gölgeliyor. Ölümsüzlük vaadinin baş döndürücülüğü, sonsuz gençlik garantisinin yaptığı iştah şurubu etkisi, sevdiklerimizi hastalıktan kaybetmeyeceğimiz bir hayatın özlemi… Nanoteknolojinin bu en can alıcı sorunlarımıza kesin çözüm vaadinin yanında bugünkü yabancılaşmamıza ve yalnızlığımıza rahmet okutacak kadar kullaşacağımız bir yaşam biçimi de birlikte geliyor. Yıllar önce harika oyuncaklar olarak gördüğümüz bilgisayarlarla yeni yeni tanışırken bir gün onların oyuncağı olacağımızı, karşılarında eblehleşeceğimizi, dilimizi kaybedip kendimize format atmaya kalkışacağımızı, o sarhoşlukla düşünemiyorduk. Geçmişte kurduğumuz hayaller bugün birer kâbusa dönüştü. Şimdi de nanoteknolojinin sorunsuz ve sonsuz yaşam hayaliyle karşı karşıyayız ve yine yavaş yavaş sarhoş oluyoruz. Bu kez bizi nasıl bir kâbusun beklediği çok net; inorganik olanın (makinenin) organik olan (insan) üzerindeki mutlak iktidarına dayalı bir hayat!

Makinenin özne insanın nesne durumunda olacağı bir gelecek tasarımı karşısındaki edilgenliğimiz biraz fazla değil mi? Beynimizi harddiske kopyalamak isteyen teknoloji muktedirleri ve onların yaratmak istedikleri "system" karşısındaki edilgen durumumuzu azıcık da olsa sarsamaz mıyız? Bizim adımıza hayal kurarak makinenin içinde eriyeceğimizi büyük bir hevesle müjdeleyenlerin(!) karşısına bambaşka heveslerle çıkmak muhafazakârlık mı olur? Yoksa, makinenin insan üzerindeki şimdiki iktidarını mutlak bir aşamaya taşımaya çalışmak mıdır asıl muhafazakârlık?

Basit bir soru, kendimize gelmemizi, nesne olmaktan az da olsa sıyrılmamızı sağlayabilir mi?

Vizontele filminin kuytuda kalmış bir sahnesi aklımda saklı kalmış. Çok uzaklardaki bir kasabaya, adeta hikmetinden sual olunmayacak bir güç tarafından gönderilmiş gibi duran asrın son harikası televizyonu gören kasabalılar ne yapacaklarını şaşırırlar. Ne adını duymuşlardır ne de ne işe yarayacağını anlarlar. Ama televizyon hakkında anlatılanlar o kadar çekicidir ki, onu bir an önce hayatlarına buyur etmek için yarışa çıkarlar. Bir kişi hariç. Gördüğü bu garip makinenin niye yapıldığını merak eden Siti Ana sorar; "Ne olacak bu?" Kocası yanıtlar: "Uzağı yakın edecek!" Siti Ana beklenmedik bir soruyla yanıt verir: "Sebep?" Bu saf ve basit ama bir o kadar da yıkıcılık taşıyan soru, daha doğrusu bu soruyu sormak, "system"e "error" verdirecek "bug" olmasın sakın?

Mustafa Konur, 2002