26 Ekim 2008

Cumhuriyet, 85. yılını kutluyor!

Samanyolu galaksisinde dönüp duran Dünya gezegeninde kurulu Türkiye Cumhuriyeti devleti, 85. kuruluş yılını coşkuyla kutluyor.

Kutlamalar, ülke genelkurmay başkanının parmak sallayarak sivil toplumu azarladığı açılış konuşmasıyla başladı. Ülke başbakanı, kutlamalara genelkurmay başkanının parmağını öperek katıldı. 85. yıl etkinlikleri, genelkurmay başkanının herkesi davet ettiği “doğru yer”de devam ediyor...

“Doğru yer”deki kutlamalar, ülke emniyet güçlerinin Engin Ceber ve arkadaşlarını dövmesiyle hareketlenirken, cezaevi kurumundan Ceber’in cenazesinin çıkmasıyla doruk noktasına ulaştı. Etkinlikler, aynı emniyet güçlerinin, ilkokul çocuklarına yönelik “yasadışı gösterilere müdahale” performansıyla devam etti. Bir kısım polisin gösterici, bir kısım polisin polis olarak rol aldığı gösteriyi izleyen çocukların “polis amcalar dayak attı” yorumuyla tadı kaçan kutlamaların imdadına, ülkenin en büyük yayın platformu Digiturk ve yargı kurumu yetişti. Digiturk, kendi yayınlarına yasadışı olarak yer veren bir blog'u mahkemeye verdi. Mahkeme de, Blogspot adıyla bilinen siteyi tümden kapattı. Kutlamalar yeniden coşkulandı.

Sonuç olarak, internet içeriğinin önemli bir kısmı topluma yasaklandı. Bu engellemenin, bir devlet politikasının parçası olmadığı, Digiturk'ün haklı şikayeti sonucu yasalara uygun bir karar alındığı söylenebilir. Ama... Google Groups, Wordpress ve Youtube aylardır kapalı; erişilmesi yargı tarafından engellenmiş binin üzerinde siteyle beraber. İnternet bloglarının çoğunun yayımlandığı Blogspot platformu da, iki tık tıkla kapatıldı.. Yargı kurumu, pire için yorgan yakmaktan hiç çekinmedi. Misak-ı Milli bir kez daha kurtarıldı, düşman bir kez daha denize döküldü.

Blogspot'un kapatılmasının sebebi ne olursa olsun, Türk devletinin interneti sevmediği bir gerçek. Şöyle bir bakınca, Türkiye'de devlet tarafından yasaklanan sitelerin ortak bir özelliği var. Hepsi de, insanların “kafalarına göre takıldıkları” yerler. Başka bir deyişle, denetime uğramadan rahat rahat “kendi dillerinden” konuştukları yerler. Oysa Türk devlet yapısı, “kafaya göre takılmayı” kaldırmaz. Hele hele “kendi dilinden” konuşanı görünce, deliye döner. Alerji yapar. Beyaz saçlı, kravatlı, lacili muktedir amcaların tansiyonu çıkar. Üniformaların dikiş yerleri patlar.

Burada püf nokta, “kendi dilinden konuşmak”.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu günden bu yana, hiçbir zaman, toplumun devleti olamadı. Zaten böyle bir derdi de yoktu. Bir yanda devleti kuran küçük bir seçkinci grup vardı, karşılarında da “çeki düzen verilmesi” gereken, küçümsedikleri bir toplum. Devlet, 85 yıldır bu toplumu küçümsüyor. Devlet, 85 yıldır, bu topluma çeki düzen vermeye çalışıyor. Devleti oluşturan malum kurumlar, 85 yıldır kendilerini bu toplumun sahibi olarak görüyor. Ve devletin bu muktedirleri, devleti kurarken kendilerine ayırdıkları ayrıcalıklı konumdan, bu konumun sağladığı maddi manevi nimetlerden vazgeçmek istemiyor.

Bu devlet ve onun muktedirleri, 85 yıldır, toplumla tek bir dilde konuşuyor: Şiddet dili. Hayır, çaresizlikten, başka bir dil kurmayı becerememekten değil. Bu şiddet dili, bile isteye tercih edildi. İnternetin mahkeme kararlarıyla parça parça kapatılması da, bu şiddet diliyle kurulmuş sayısız cümleden sadece bazıları.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, insanların “kendi dilinden” konuştuğu hiçbir yere tahammül edemiyor; ister sanal dünyada olsun, ister gerçek dünyada. Devlet, herkesin tek bir dilden, şiddet dilinden konuşmasını istiyor. Devlet, bu topraklarda, hayatı değil, ölümü yüceltiyor. Devlet, bu topraklarda kimsenin kendi dilinden konuşmasını istemiyor, herkesin devletin şiddet diline ortak olmasını istiyor. Hiç dikkatinizi çekti mi, bu ülkede en tıkır tıkır işleyen hizmet hangisidir? Bu ülkede, cenaze işlerinizi tereyağından kıl çeker gibi çabucak halledersiniz. Zira insanlar ve toplumlar, en çok hangi işle uğraşıyorlarsa, en iyi o işte uzmanlaşırlar.

Bir devletin toplumuna yönelik bu eylemleri, o topluma edilebilecek en ağır küfürlerdir. Bir toplumun da, uğrayabileceği en büyük hakaretlerden biridir.

Peki devlet, mahkeme ya da hangi resmi kurumsa, dünyayı kendi toplumuna kapatma hakkını ve cesaretini nereden buluyor?

Genelkurmay başkanı, bizim vergilerimizle çalışan bir memur olduğu halde, karşımıza geçip parmağını sallayarak bizi azarlama ve nerede duracağımızı bize dikte etme hakkı ve cesaretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Polis, Engin Ceber ve arkadaşlarına işkence yapma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Tayyip, seçilmiş sivil bir yönetici olduğu halde, genelkurmay başkanının parmağıyla ilişki kurma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Ordu, on yılda bir darbe yapıp topluma tokat atma hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Anayasa mahkemesi, meclisin özgür iradesine ipotek koyma hakkını nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hava kuvvetleri komutanı, kişisel zevkini tatmin etmek için bizim cebimizden golf sahası yaptırma cesaretini nereden alıyorsa, oradan alıyor.

Hürriyet gazetesi, “Türkiye Türklerindir” yazısını logosunda tutma cüretini nereden buluyorsa, oradan buluyor.

Hortum Süleyman, travestileri hortumla pataklama hakkını nereden bulduysa, oradan buluyor.

Ogün Samast, Hrant Dink’in canını gözünü kırpmadan alma hakkını nasıl bulduysa, oradan buluyor.

85 yıldır bir türlü şapkadan tavşan çıkarmayı beceremeyen bu devlet, iş düşünce suçlularına gelince onları "kaybetme" yeteneğini nereden geliştiriyorsa, oradan buluyor.

Bu ülkede yaşayanların oyuyla seçilen ve kağıt üzerinde milletin temsilcisi sayılan milletvekilleri, “eşcinsellerin, travestilerin, transseksüellerin de anayasal güvence altına alınması” talebiyle meclise giden sivil toplum temsilcilerinin karşısına bile çıkmama hakkını nereden bulabiliyorsa, oradan buluyor.

Dolayısıyla, internetin (yani dünyanın) yavaş yavaş bu topluma yasaklanıyor olması, yanlış yapılmış bilişim yasaları, savcıların aşırı hassasiyeti ya da zart zurt yüzünden değil. Bu, bal gibi de, faşizan bir devlet zihniyeti ve onun sistemli uygulamalarından başka bir şey değildir.

Bu faşizan, hatta düpedüz faşist devlet anlayışına karşı durmanın tek yolu, bize dikte edilen şiddet dilini reddetmek. Bu dilin karşısına başka bir dili, “kendi dilimizi” ve hayatı koymak.

Ne mutlu ki, bu köhnemiş devlet yapısının elindeki araçlar, iyi kötü “kendi diliyle” konuşabilenlerin yarattığı hayat karşısında artık aciz kalıyor. Devletin koyduğu engeli aşmak birkaç tıklamaya bakıyor. İki proxy ayarıyla, engellenen sitelere birkaç dakika içinde tekrar ulaşabilirsiniz. Hatta o kadar ki, bu devletin yasağını aşmanın bedeli sadece 10 dolar. Blog’unuz varsa, 10 dolara bir alan adı satın alarak bu engelden kurtulabilirsiniz.

Üniformalar ve takım elbiseler, 10 dolara gidiyor!

Mustafa Konur, 26.10.2008

Hiç yorum yok: