07 Ekim 2008

Sizin hikâyeniz...

Size bir hikâye anlatmak istiyorum.

6/7 Eylül 1955 gecesine, yani 42 yıl önceki bu geceye kadar İstanbul kardeşmiş...

1955 yılı. Türkiye, hızla kalkınma çabası içinde. İktidar Demokrat Parti'nin. Kıbrıs sorunu toplumun baş gündemi. Ortam gittikçe geriliyor. 29 Ağustos 1955'te Kıbrıs için Londra'da bir konferans düzenlenir. Görüş ayrılıkları konferansı çıkmaza sokar. Tam bu sıralarda, 6 Eylül 1955 saat 13:00'te Türkiye radyolarındaki bir haber ortalığı allak bullak eder: 5/6 Eylül gecesi saat 00:04'te, Selanik'te Atatürk'ün doğduğu eve bomba atılmıştır. Kıbrıs'taki şiddet olaylarından gerilen kamuoyunun tansiyonu, bu haberle son haddine ulaşır. '6/7 Eylül Olayları' böyle başlar.

6 Eylül günü İstanbul Express gazetesi akşam baskısı yaparak olayı en büyük puntolarıyla duyurur. İstanbul'da karakalabalıklar oluşmaya başlar. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle, kentin değişik yerlerinde aynı zamanda belirirler. "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!" sesleri bütün şehirde yankılanmaya başlar.

Bombalama olayını protesto etmek için 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti' Taksim Meydanı'nda büyük bir miting düzenler. Sonra Beyoğlu'na doğru yürümeye başlanır. Gösteriler vandalizme dönüşür. Beyoğlu ve civarında Rumlara ait bütün gayrimenkullerin adeta içleri dışlarına çıkarılır. Kiliseler, okullar ateşe verilir. İstanbul'un bütün semtlerinde ve İzmir'de de aynı anda saldırılar olur. Rum evleri taşa tutulur, içlerine girilip eşyalar kırılır.İnsanlar dışarı atılır, dövülür. Büyük bir grup saldırgan teknelerle Adalar'a çıkıp oradaki Rumlara da saldırır.

Saldırganlar yağmaya girişir. Çalamadıklarını kırıp dökerler. İstiklal caddesi, sokaklara savrulmuş mallardan 40 santim kadar yükselmiştir. İstanbul'un çoğu yeri bir moloz yığınına dönüşür.

Kıyımın sonuçları tüyler ürpertir. Mehmet Arif Demirer'in 'Yassıada 6/7 Eylül Davası' kitabında yer verilen resmi bilgilere göreİstanbul'da; 3 Rum ölmüş, onlarcası yaralanmış; 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul yakılmış, yıkılmıştır. İzmir'de de; Yunan konsolosluğu, fuardaki Yunan pavyonu, 14 ev, 5 dükkan yıkılıp ateşe verilmiştir. O günleri bizzat yaşayan Hulusi Dosdoğru'nun '6/7 Eylül Olayları' isimli kitabındaki tanıklıklardan ve o günlerin gazete haberlerinden kıyımın canavarca boyutlarını da öğreniyoruz: İstanbul ve adalarında Rum kadınlarının ırzına geçilir. Papazlar bıçakla sünnet edilir. Balıklı kilisesinin papazı kafasına sopayla vurularak öldürülür. Bir Rum, saldırganlara karşı koyunca linç edilir. Rum mezarları açılır, kemikler dışarı atılır. Saldırganlar önlerine çıkanın Türk olup olmadığını anlamak için donlarını indirtirler; sünnetsiz değilse, hemen orada sünnet ederler.

Bütün bunlar 7 Eylül sabahına kadar sürer. Aceleyle sıkıyönetim ilan edilir.

"Hücreye atıldığımız daha ilk gece 6/7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak buraya getirildiğimizi öğrenmiştik. Böyle bir nedenle bizi tutuklamaları için deli olmaları gerekirdi. Oysa onlar, İstanbul'daki yıkımın ve kıyımın etkisiyle deliden de beter olmuşlardı". Bu satırlar Aziz Nesin'e ait.

Saldırının hemen ertesi günü, ilgililer, poliste fişli komünistlerden 45 tanesinin olayların sorumluları olarak tutuklanmalarını emreder. Aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo gibi isimler vardır. Nümayişlerin bir komünist tertibi olduğu, servet düşmanı oldukları için böyle bir saldırı düzenledikleri açıklanır. 4 ay tutuklu kalırlar...

Yıl 1960. 27 Mayıs'ta askerler yönetime el koymuş, Yassıada mahkemeleri kurulmuş, DP yöneticileri yargılanıyor. Mahkemede 6/7 Eylül Olayları da dava konusu. DP kurucularından Fuad Köprülü'nün açıklamaları ve başka birçok tanığın ifadeleri sonucu, bu olayların DP tarafından el altından tertiplendiği anlaşılır.

6/7 Eylül, dikkatlice hazırlanmış bir provokasyondur. "Kıbrıs Türktür Cemiyeti"nin Taksim'de düzenlediği mitingin ardından gelişen spontane bir hareket gibi gözükse de, böyle olmadığı, farklı yerlerdeki saldırıların aynı zamanda başla(tıl)masından bellidir. İfadelere, o günleri yaşayanların tanıklıklarına, araştırmalara bakıldığında şu ayrıntılara ulaşılır: Olaylardan günler önce, camilere gidenler, eş ifadeli vaazlarla Rumlara karşı kışkırtılır. Taşradakilere, Eylül başında İstanbul'a giderlerse 'pişman olmayacakları' duyurulur. Rum ev ve dükkanları haftalarca öncesinden sistemli bir şekilde tespit edilir. Bombalama haberi, olay daha oluşmadan, DP yanlısı İstanbul Express gazetesinde dizilmeye başlanır. Gazetede yayınlanan haberin fotoğraflarını ise Türk Konsolosunun karısı bizzat çekmiş, Selanik'teki bir fotoğrafçıda bastırtmış ve Türkiye'ye kendi getirmiştir. Celal Bayar, İstiklal Caddesi'nde gördükleri karşısında "Galiba dozu kaçırdık" diyecektir. Tahripler sırasında kullanılan binlerce balta, kazma, kürek yeni ve tek tiptir. Polis bütün olaylara seyirci kalır. Rum evlerine saldıranlar içeridekilere "Canınıza zarar vermeyeceğiz. Sadece yıkıp gideceğiz. Emir böyle" derler.

İstanbul'da Rum azınlığa karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç (Kıbrıs) için bir savaşı bile göze alabilecek duyarlıkta olduğu dünyaya kanıtlanmak istenmiştir. Adnan Menderes, böyle bir gövde gösterisinin kıvılcımı olsun diye, Atatürk'ün evine bir bomba atılması emrini verir. Yassıada tutanaklarında, bombayı atan kişi olarak, Selanik'te okuyan Oktay Engin isimli bir öğrencinin adı geçer. (Oktay Engin daha sonraki yıllarda MİT'te önemli görevlere getirilir. 1992 yılında ise Nevşehir valisidir).

6/7 Eylül Olaylarıyla İktidar'ın bir emeli de, ticareti ellerinde bulunduran gayrimüslimleri etkisizleştirmek, onları koparıp atmak, zamanla sermayeyi Türkleştirmekti. 1942'deki tek parti iktidarında Varlık Vergisi ile ilk adımı atılan bu politikanın ikinci adımı 6/7 Eylül olaylarıyla DP tarafından atıldı. Bu da yeterli gelmeyince, 9 yıl sonra 1964'te bütün mallarına el konularak İsmet İnönü tarafından zorla sınırdışı edileceklerdir...

6/7 Eylül Olaylarının daha da perde arkasında 'Türk Gladiosu' vardır. Gazeteci Fatih Güllapoğlu, 'Tanksız, Topsuz Harekat' kitabında, Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapmış emekli bir generalle söyleşirken birden 6/7 Eylül'den bahsetmeye başlar general: "6/7 Eylül de bir Özel Harp işidir, ve muhteşem bir örgütlenme idi... amacına da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?"

Tabii ki öyleydi! Susurluk, Enişte, Kanlı 1 Mayıs, 1978 Bahçelievler katliamı, Sivas kırımı, Gaziosmanpaşa olayları; Abdi İpekçi, Uğur Mumcu cinayetleri ve daha nice 'muhteşem örgütlenmeler' gibi, 6/7 Eylül de, bu ülkede kölesi olduğumuz uzun hikayenin küçük öykücüklerinden biriydi.

7 Eylül 1955'ten sonra İstanbul'un kardeşliği biter. Büyük bir yıkıma uğrayan Rumlar için bu tarih sonun başlangıcıdır. İstanbul içinse bir dönüm noktası; taşralaşmış, şizofren İstanbul'a giden yolun başıdır. Türklerin aldatılmaları ve yalnızlaştırılmaları için kurgulanan sürecin de ilk sahnelerindendir.

"Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" haykırışlarıyla kocaİstanbul'u çapullayan kalabalıkları ve nasıl böyle canavarlaşabildiklerini iyi okumak gerekir.

Bir toplumda, refah, herkesin yeterli pay alabileceği kadar üretilemiyorsa, devlet, toplumu zapturapt altına almak zorundadır. Bütün kapılar toplumun üzerine kapatılır, yalnızlığa itilir. Milliyetçi duygular kışkırtılır. Ezilenlerin yaşamsal dürtülerinin baskı altına alınmasının yarattığı saldırganlık potansiyeli sistemin iç ve dış düşmanlarına karşı kanalize edilerek, sistemin çıkarları için doğrudan kullanılabilir. 6/7 Eylül olaylarında durum tam da böyleydi. DP iktidarı, büyük ihtimalle bu derece bir yağmayı ve kıyımı istemiyordu. Hesaplayamadıkları ise şuydu: DP'nin ekonomi politikası yüzünden kırsal bölge insanları İstanbul'a doluşmuştu. Gecekondularla kente eklemlenebilmek çabası içindeydiler. İşte bu insanların tutunacak hiçbir dal bulamayanları, iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği güçle "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" haykırışlarıyla koca İstanbul'u yıktılar, yağmaladılar. Yoksulların zengine saldırısıydı. 6/7 Eylül Olaylarının tam ortasına düşen Aziz Nesin, ara sokaklarda gördüğü bir kadını anlatırken bunun fotoğrafını çeker: Kucağına çok uzun tüylü bir kürk almış, hem "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır!" diye bağırıyor, hem de kürkten tüyler koparıyordu. Tüylere kıyamadığı belliydi. Ters ters geriye doğru yürümesi, kürkü kaçırdığını gören oluyor mu kaygısındandı. Belki de tüyleri koparır gibi yapıyordu. Sesi gittikçe hafifliyordu: "Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır"...

Size bir hikâye anlattım. Sizin hikâyenizi. Bu hikayeden benim payıma düşen, 'ölülerinden acı duyamamanın acısı'.

Zamanla bütün Rumlar gittiler. 'Rum tohumu' olan annemin bütün ailesi de, ben doğmadan önce gitmişti. Sadece bir kez görebildiğim anneannemin öldüğünü duyduğumda herhangi bir acı hissedemedim. Çünkü benim için zaten yoktu, hiç olmamıştı, onu hiç yaşamamıştım. Dede, anneanne, teyze, dayı, enişte, kuzen nedir hala bilmem. Ölülerinden acı duyamamanın acısı, ölüm acısından daha güçlü.

Mustafa Konur, 1997

Hiç yorum yok: