16 Ekim 2008

Timoleon Dino nasıl öldü?

Ben, Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Timoleon Dino, beni ve kim olduğumu biliyordu. Benim onu bilmem ise yıllar aldı. Benim bir fotoğrafım, onun ölümüne tanıklık etmişti...

Eski bir İstanbul resminin, gözden kaçan, mütevazı figürlerinden biriydi Timoleon Dino. Arnavut asıllı bir Rumdu. Beyoğlu'nda yaşamıştı. Dört çocuklu ailesiyle ayakta durabilmek için, Balıkpazarı'ndaki küçük dükkanında tavuk satarak geçinmeye çalışırdı. Yoksuldu.

Timoleon Dino, vatansızdı. 1907'de Arnavutluk'ta doğmuş, komünist rejimin iktidara gelmesinin ardından, Türkiye'ye gelmişti. Vatandaşlığa kabul edilmediği bu yeni ülkede, diğer vatansızlar gibi, Amerikan elçiliğinin desteğiyle yaşayabiliyordu.

Timoleon Dino, 1934 yılında İstanbul'da bayan Frosini ile evlendi. Dört çocuğu oldu: Oğlu Emilios, ikiz kızları Olga ile Maria ve küçük kızı Fotini. Daha sonra bayan Frosini'den ayrılıp ve ikinci eşi bayan Marika ile evlendi. Tarlabaşı'nda küçük bir eve yerleştiler. Şimdilerde dar yaşamların solunduğu, steril hayatlarımızın uzağına ittiğimiz ara sokakların birinde, Kiraz Sokağı'nda yaşamaya başladılar.

Timoleon Dino dürüst bir adamdı. Sözün senet olduğu zamanların adamı. Beyoğlu'nun, o zamanlar herkesin birbirini bildiği dünyasında tanınan, sevilen biriydi. Çalışkandı. Yaşama bir yerinden tutunabilmek için uğraşıyordu. Gün boyu dükkânının bodrumunda, kestiği, tüylerini yolduğu tavuklarla cebelleşir, gün ışığını pek göremezdi. Alabildiği soluklar sayılıydı; akşamları evine döndüğünde çocuklarına ezberlettiği Arnavutça-Rumca şarkılarla rakı yuvarlamak, bir de pazar günleri en güzel, en temiz giysilerle gidilen kilise ayinleri. Solukları kısa ve tek tük olsa da, modern zamanlarda birinden ötekine sürgün edildiğimiz sentetik mutluluklardan farklı, şimdiki bilincimizle kaynağını anlamakta zorlandığımız, eski bir mutluluğu yaşıyorlardı.

1955'te, Timoleon Dino'nun Türk vatandaşlığına hâlâ kabul edilmemiş olduğu yıllarda, TC tarihinin azınlıklarla ilişkilerin yazıldığı sayfalarından tütmekte olan kötü kokular artmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, ticaretin Türkleştirilip gayrimüslim azınlıkların etkisizleştirilmesi amacıyla konan Varlık Vergisi, o sayfalara düşen ilk kirlerdendi. Cumhuriyetin temel hedeflerinden birini "Türklük Şuuru" olarak tanımlanan, milliyetçiliğin vatandaşlar arasında yaygınlaştırılması oluşturuyordu. "Türkiye eşittir Türkler" politikasının gereği olarak, gayrimüslim azınlıklar etkisizleştirilmeliydi. Ekonomik gücü ellerinde bulundurmaları ve Türkiye burjuvazisinin batıya açılan penceresi olmaları onları hedef haline getirmişti.

1955'te iktidar Menderes hükümetindeydi. O günlerde uygulanan politikaların dümeninde ise "küçük Amerika yaratma" hayali vardı. Her mahalleden bir zengin çıkarmayı hedefleyen bu hayal yine "Türkleştirmeye" dayanıyordu. Türkiye'nin sadece "Müslüman-Türk"ler ile kavranmasını esas alan bu resmi politika, gayrimüslim azınlıklarla "yakından ilgilenmeyi" gerektiriyordu.

1955 Eylülünün ilk günlerinde, bombadan beter patlayan bir haber ortalığı karıştırdı. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı haberiydi bu. Tüm Türkiye ayağa kalktı. Timoleon Dino şaşkına dönmüş, sarsılmıştı. Dükkânındaki Atatürk portresine utanarak bakabildi. Suçluluk duyuyordu; çünkü, ne bu bombalama olayının azınlıkları etkisizleştirme politikasının yeni bir aşamasına bahane olsun diye bizzat Menderes hükümetince yönlendirilmiş bir provokasyon olduğunu biliyordu, ne de oraya bomba koyan kişinin yıllar sonra valiliğe terfi edeceğini.

6/7 Eylül 1955 günlerinde bu provokasyon arzulanan sonucu verdi. İstanbul'da, Rumlara ait 3 bin işyeri vandalist saldırılara hedef oldu, yağmalandı, parçalandı, yıkıldı. O günlerdeki Beyoğlu'nu yaşayanlar, on yıllar sonra, yollara saçılmış mallardan İstiklal Caddesi'nin taşlarının görünmez olduğunu anlatacaklardı. Bir de Menderes'in, "Biz bu kadarını istememiştik…" dediğini. Yoğun uluslararası tepki karşısında devlet, sorumluları en kısa zamanda ortaya çıkaracağı güvencesini vermekte gecikmedi. Çıkardı da: Saldırıyı gerçekleştirenler, başta Aziz Nesin olmak üzere servet düşmanı komünistlerdi!

Dükkânı darmadağın edilen Timoleon Dino'yu asıl kahreden uğradığı zarar değildi. Onun dükkânını her yere saldıran kör karakalabalıklar değil, yedi yaşında yanına aldığı, yetiştirdiği, oğlu gibi sevdiği çırağı paramparça etmişti.

6 Eylül'ü 7'ye bağlayan geceye kadar İstanbul kardeşti. Ama o geceden sonra, iktidar katında tasarlanan oyunlar, halk arasında hedeflerini bulmaya başladı. O günlerden birinde adamın biri Timoleon Dino'ya alışverişe geldi. O tarihlerde tavuğun tane ile satışı yasaklanmıştı. Ama kiloyla satıldığında da kâr bırakmıyordu. Timoleon Dino, kiloya vurulunca 420 kuruş eden tavuğu, herkesin yaptığı gibi taneyle 480 kuruşa sattı. Bir Rumun, Türklerin sırtından 60 kuruşluk haksız kazancını milliyetçi duygularına yediremeyen adam Timoleon Dino'yu ihbar etti. Timoleon Dino tutuklandı. Dükkânı mühürlendi. Önce İmralı'da, sonra da İmroz Adası'nda 7 ay hapis yattı.

1962 yılında Timoleon Dino Yunanistan'a gitmek zorunda kaldı. Küçük kızı evlenip Atina'ya yerleşmiş, orada bir oğul dünyaya getirmişti. Geleneklere göre torunları dedelerinin vaftiz etmesi gerekiyordu. Haymatlos olduğu için, yurtdışına giderse bir daha geri dönemeyeceği söylendi. Mecburen Yunan vatandaşlığına geçti. Torununu vaftiz edip Türkiye'ye döndüğünde, Türkiye'de yaşayan Yunan uyruklu bir Rumdu artık.

1964, Kıbrıs olaylarının doruğa tırmandığı, Türk annelerin "Seni Makarios'a veririm" diye çocuklarını uslandırdıkları bir yıl oldu. Bu süreç içinde bir anti-Rum söylem oluşturulmaya başlandı. Rumların tarihsel Türk düşmanı ve genetik olarak kötü oldukları fikri pompalandı. Rumlara karşı kampanyalar düzenlendi. "Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası" ile, toplu yerlerde kendi dillerini konuşan Rumlara türlü baskılar uygulandı. Başbakan İnönü de, Rumlara yönelik yeni bir ekonomik boykot kampanyasına girişme kararı aldı. 3 büyük gençlik örgütünün teşebbüsüyle Rumlara ait işyerlerine "Besle kargayı oysun gözünü. İçimizdeki mikrop Rumlardır. Rumlardan alışveriş etme!" yazılı pankartlar asıldı. Birer 'besleme' olarak görülen Rumlara gidecek her kuruşun Kıbrıs'taki Türklere kurşun olarak döneceği söyleniyordu. Pankartları indirmeye yeltenen Rumlar dövülerek durduruluyorlardı. Kampanyaları kamuoyuna bir bildiriyle duyuran kişi ise, o zamanki Milli Talebe Birliği Başkanı, sonraki sosyal demokrat Yüksel Çengel'di. Rum esnafa mal verilmesi durduruldu. Rum işçiler işten atıldı. Paskalya yortusu için Yunanistan'a giden Rumların geri dönmesine izin verilmedi.

1964'te Timoleon Dino 57 yaşındaydı. Kızlarından Olga bir Türk, Maria bir Rum ile evlenmişti. İki çocuğu olmuştu Maria'nın. Timoleon Dino yine tavuk satıyordu. Bütün Rumlar gibi o da baskılar ve gün geçtikçe artan olaylardan tedirgin, başına neler gelebileceğini kestiremez bir haldeydi.

16 Mart 1964 günü İsmet İnönü, bu kestirilemezliğe son verdi. 1930'da Atatürk ile Venizelos'un imzaladıkları, Rumlara ikâmet etme, ticaret yapma gibi haklar tanıyan Seyri Sefanin Anlaşması'nı feshettiğini duyurdu. İnönü, Rumları kovmak için anlamlı bir tarihi seçmişti: 16 Mart, hem İstanbul'un "düşman işgalinden" kurtulduğu tarihti, hem de İnönü tarafından konan Varlık Vergisi yine kendi kararıyla 16 Mart 1944'te tasfiye edilmişti. İnönü, kaldığı yerden devam etme kararı almıştı. Türkiye'de ikâmet eden Yunan uyruklu tüm Rumların sınırdışı edileceğini açıkladı. Casusluk ve Kıbrıs'taki Rum çetecilere para göndermek gibi "muzır faaliyetlerde" bulunduklarını iddia ederek bir gerekçe yarattı. İnönü'nün, "Hepsine Omonia'da limon sattıracağım!" sözü o günün gazetelerine manşet oldu. (Omonia Atina'nın en büyük meydanıydı.) Bu politik oyunun asıl amacı ise, Rumları koz olarak kullanıp, Kıbrıs görüşmelerinde Yunanistan'ı, Türkiye'nin istediği şartlarda masaya oturtabilmek için sıkıştırmaktı.

Timoleon Dino'yu 4. Şube'de kurulan Rum Masası'na çağırdılar. Önüne bir kağıt uzattılar ve "İmzala!" dediler. İmzaladığında, 'muzır faaliyetlerini' kabul etmiş olacaktı. İmzalamazsa da, 'akıllanıncaya kadar' hücreye atılacaktı. Böyle söylediler. Çaresiz imzaladı. Üzerinde kırmızı damgayla "Muzır faaliyetlerde bulunduğu için sınırdışı edilmiştir" yazan o meşhur zarfı aldı.

Yalnızca Yunan uyruklu Rumların sınırdışı edileceği açıklanmıştı, ama sınırdışı edilenlerin arasında Türk pasaportu taşıyan çok sayıda Rum da vardı. Yatalak hastalar, asırlık ihtiyarlar, gözleri görmeyenler, tekerlekli sandalyedekiler 'muzır faaliyetlerinden' ötürü sınır dışı ediliyordu. Sayıları yaklaşık 40 bindi. Bütün mal varlıklarına el kondu. Ülkeyi terk etmeleri için tanınan süre çok kısaydı. Yanlarında sadece 22 dolar ve 20 kilo kişisel eşya götürebileceklerdi. Ev eşyaları kişisel eşyadan sayılmadı; onlara da el kondu. Sınır dışı edilenlerin bir kısmı Türklerle evlenmiş oldukları için ailelerin hepsi dağıldı. Maddi manevi her şeylerini burada bırakmak zorunda kaldılar. Ve gittiler.

Timoleon Dino neye uğradığını anlayamadan kendini Yunanistan'da buldu. 57 yaşında, gündelik ihtiyaçlarını bile karşılayabileceği hiçbir varlığa sahip olmadığı bu ülkede sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorundaydı. Karısıyla birlikte çalışmaya başladılar. Kızı Olga hariç diğer tüm çocukları da artan baskılara dayanamayarak bir iki yıl sonra aileleriyle birlikte, bu ülkedeki tüm varlıklarını yok pahasına elden çıkarak, Yunanistan'a göç ettiler...

Ben, Timoleon Dino'yu bir kez bile görmedim. İki eşini, çocuklarını, onların çocuklarının bazılarını ise sadece bir iki kez görebildim. En son iki yıl önce Atina'ya gittiğimde görebildim birkaçını. On yıllar geçmesine karşın, hâlâ kıyının bu tarafıyla kırpışıyordu çizik çizik yürekleri. Burada "Rum Tohumu" idiler, orada da "Turkosporos" (Türk Tohumu) diye yıllar yılı aşağılanmışlardı. Yunanlıları bir türlü sevememişlerdi. Her şeye rağmen bugün bile Türklere karşı derin bir sevgi besliyorlardı; ama kovulduklarını unutmadan. Atina'da Türk olduğumu fark edince gözleri yaşlarla parıldayan Rumların sayısını ben bile hatırlamıyorum. Oradaki en güzel anılarım, Türk rakısı ve mezeleriyle bu kıyının müziğini dinleyen Rumlarla geçti. Ama bir gün Türkçe gazete almaya gittiğim bayideki yaşı geçkin Yunanlı kadının arkamdan "Puşti Turkala" (aşağılık Puşt Türk) diye söylenmesi ise beni hiç kızdırmadı. Ne Omonia'da ne de başka bir yerde limon satmak zorunda kalmamıştı hiçbirisi. Bir tek oradaki ekonomik refahtan memnundular. "Bizi kovmakla iyi ettiler" diyenleri bile vardı. Benim yaşadığım ülkedeyse, yolda yürüyen insanların ayaklarına, tiner çeken, selpak satan bacak boyunda çocukların dolanması vakayı adiyedendi. Okula gidebilenlerini ise pazarlarda gizlice limon satan öğretmenler yetiştirmeye çalışıyordu.

Timoleon Dino, Yunanistan'a gittikten birkaç yıl sonra hastalandı. Sapasağlam bedenine kanser girmişti. 1973'e kadar yaşayabildi. 66 yaşında öldü. Her şey aniden oldu ve bitti.

Dükkânı, Balıkpazarı'nda hâlâ duruyor. Ve o dükkânda hâlâ tavuk satılıyor. Beyoğlu'na gittiğim günlerde ara sıra Balıkpazarı'ndan geçiyorum. O dükkânın önüne geldiğimde, Timoleon Dino'nun ömrünü tükettiği bodruma açılan demir mazgala kilitleniyor bakışlarım. Orada ne göreceğimi önceden biliyorum. Tarihin, belleklerden kazınmaya çalışılmış sayfalarının kokusu bulaşıyor gözlerime. Kötü kokusunu benim kişisel tarihime de bulaştıran "karalanmış" sayfaların... Kirli, pis kokulu, zifir bir karanlık ve tavuk tüyleri...

Ben Timoleon Dino'yu hiç görmedim, hiç tanımadım. Yalnızca adını ve kim olduğunu bilirim. O da beni hiç görmedi, hiç tanımadı. Birbirimize hiç dokunmadık. Mezarının yerini de bilmem. O bir hastane odasında öldü. Hastalıktan içinde kuş gibi kaldığı pijamasının yaka içine benim bebeklik fotoğrafımı iğnelemişti. Ve o halde öldü.

Hiç göremediğim, dedemdi benim Timoleon Dino. Bense, tam ortasından faşizm geçen küçük bir çocuk...
Mustafa Konur, 1995

Hiç yorum yok: