15 Ekim 2008

Tuvalet fayansındaki şiir

Savaş aygıtının bir parçası kılınmak istenenlerin eğitimi ot yoldurularak başlatılır. Kişiyi bir otoritenin boyunduruğuna almanın garantili yollarından biridir bu. Çok değil, bir hafta boyunca her sabah iki saat ot yolduktan sonra, işin anlamsızlığını sorgulamaktan uzaklaşır, arada kaynayan papatyalara, gelinciklere de yabani ot gözüyle bakar olursunuz. O çiçeklere, orada bitmeleri emredilmemiştir. “Kendiliğinden” davranan her şeyi tutup kopartabilecek birer makineye dönüşmeye yüz tutan ellerinize, terbiyeleri tamamlanır tamamlanmaz silah verilir ve çok sert bir tonla vurgulanır: “Bu silah sizin karınızdır. Karınıza kızınıza nasılsa, silahınıza da öyle...” Silahınıza sahip çıkmamak, karınızı bir başkasına peşkeş çekmekle eş tutulacaktır. İlk başta bu bağlantıyı kurmakta zorlanabilirsiniz. Ama küçük idiyseniz de hatırlarsınız: Çükünüzün ucu kesilerek “erkekliğe ilk adımınız” attırılmıştı. Erkekliğinizi taçlandırmak için üstünüze geçirilen küçük bir asker üniformasıyla, bu erkek toplumun gurur nesnesi olarak ortalıkta gezdirilmiştiniz. Çük ile silah arasındaki ortaklığı kurabilmeniz için gereken maya ta o zamanlar hamurunuza katılmıştı. Siz Türksünüz ve asker olmak için doğmuştunuz. Zaten birazdan, uygun adım yürümeyi öğrenmek için “esmeri kumralı sarışını fark etmez, çünkü biz bahriyeliyiz, bahriyeli affetmez” diye elinizde tüfekle şarkı da söyleyeceksiniz. Hamur kabaracak. İşin “teorisine” geçildiği akşam dersinde de pişmiş olacak. Bir spor salonunun tribününde bölüğünüzle birlikte oturmuş, kürsüdeki komutanın anlattıklarına dikkat kesileceksiniz; nasıl selam verilir, rütbeler nelerdir, ne cins silahlar vardır… Suratınızdaki hiçbir adaleyi oynatmadan üstünüzün anlattıklarını dinleyeceksiniz. Hava kaskatı ama az sonra yumuşayacak. O ana dek buyurgan bir dille konuşan komutanınız, dersin sonunda askerliğin “püf noktasına” geçecek, sizinle “ortak bir dilden” iletişim kuracak. Fıkra anlatacak. Bu fıkra, hep bir “ibne fıkrası” olacak. Bir sirk maymununa nasıl gülerseniz, fıkralardaki ibnelere de öyle güleceksiniz. Komutanlarınızla aranızdaki hiyerarşi bir çırpıda yok olacak. Aynı rütbede eşitleneceksiniz. Subayın da erin de suratından atmosfere aynı sırıtış yayılacak.

Askerlik yaptığım süre boyunca, kışlada neye çalışıldığını bana en çıplak biçimde gösteren, işte o fıkra seanslarıydı. Erkekliği kutsayan bir ayin sürüp gidiyordu. Erkek olduğumuz ikide bir hatırlatılıyor, mesela tüfeği doğru şekilde tutamadığımızda “karı gibi” olmakla “suçlanıyorduk”. Fıkralardaki “kadın becermeyen erkeklere” gülüp alay ediyorduk. Emirlere uymadığımızda becerilmekle tehdit ediliyorduk. Belli ki bir mesaj veriliyordu bize. Erkek idiysek, kadınları “becermemiz” gerekiyordu. Önümüzdeki çük bunun için verilmişti bize. Kendimizi de kimseye becertmemeliydik. Arkamızdaki deliğe gözümüz gibi bakmalıydık. Satır aralarından sürekli sızıyordu bunlar. Dünya kocaman bir delik, erkekler de kocaman birer çüktü. Zaten askere gelene kadar asil ve necip Türk toplumunun tornasından geçilmişti. Şimdi rötuş yapılıyor, toplumun attığı temelin üzerine devletin hizmetine koşulacak bir cinayet aleti inşa etmek için üzerimizde çalışılıyordu. Emir alır almaz, sorgusuz sualsiz savaşmanız, fethetmeniz, vurmanız, hiç tanımadığınız birini öldürmeniz, bir yerleri ele geçirmeniz, kendinizin kılmanız, insanların üzerine bomba atmanız, kurşun sıkmanız, can almanız gerekecek. Kişisel değerleriniz sistemi bağlamaz. Kişiliğinizi depoya bırakacak, hayatın canına okuyan bu çarkın bir dişlisi olacaksınız. Gerekirse, “orduya sadakat şerefimizdir” diyen, yazılı tarafı size dönük tabelalar kışlaların etrafına yerleştirilerek asli göreviniz hatırlatılacak.

Peki, ya bir dişli olmak istemezseniz? Militarizmi ve kurumlarını hayatınıza dâhil etmek istemiyorsanız? Bu ülkenin herhangi bir kurumuna sadakat duymak bünyenizde alerji yapıyorsa? Üstelik o kurum, insan öldürmeyi öğreten bir kurumsa? Devletin kişiliğinize el koyma hakkını kabul etmiyorsanız? Yaşama bir silah gibi çevrilmiş o pis sırıtışın ve onun kıyıcılığının bir parçası kılınmayı reddederseniz?

O zaman linç edilirsiniz. Vicdani ve total retçi Mehmet Tarhan, tüm bunları reddetti. Çarktaki dişlilerden biri olmayacağını açıkladı. Kişiliğine el konmasına hayır dedi. Bu satırlar yazıldığı sırada o bir hastane odasında. Linç edilmek isteniyor Mehmet. Herkesin gözü önünde. Bir avuç insan hariç, kimsenin kılı kıpırdamıyor.

“Total retçiyim; militarizme, onun tüm kurumlarına ve onunla içkin olan cinsiyetçilik, ataerki, heteroseksizm gibi hiyerarşik toplum yapılanmalarına karşıyım ve dışında olabilmek için elimden geleni yapacağımı ret deklarasyonumla taahhüt ettim.”

Eşcinsel, anarşist, vicdani ve total retçi kimlikleriyle tanınan Mehmet Tarhan, 2001 yılında reddini bu cümlelerle açıkladı. Mehmet şimdi taahhüdünü yerine getirdiği için tutuklu. 8 Nisan 2005 günü kitap fuarında çalışmak için İzmir’e gitti. Kaldığı otel odasında sabah saat beşte yaka paça gözaltına alındı. Götürüldüğü askerlik şubesinde askerlikle ilgili hiçbir işlemi yapmayacağını, hiçbir belgeye imza atmayacağını söyleyerek itaatsizliğe başladı. Daha sonra mevcutlu olarak Tokat’taki askeri birliğe gönderildi. Üniforma giymeyi, saç ve sakalının kesilmesini, parmak izinin alınmasını reddetti. Asker olmadığını ve olmayacağını defalarca söylemesine rağmen, ona askermiş gibi yerine getirmeyeceği emirler sıralandı. Emre itaatsizlik tutanakları düzenlendi. Sonra da bu tutanaklar bahane edilerek, “itaatin mabedinde” itaatsizliğe devam ettiği için tutuklandı. Sivas Askeri Cezaevi’ne kapatıldı. Cezaevine getirildiği gün, görevli bir astsubay oraya neden getirildiğini sordu. Mehmet’in, vicdani ret hakkını kullandığını açıklaması üzerine adeta gözdağı verilircesine, “bunu azılıların olduğu ikinci koğuşa koyalım” karşılığını aldı. Mehmet bahsedilen koğuşa girdiğinde “sen terörist misin, vatan haini misin”, “saçlarınla avrada benziyorsun, seni koğuşun avradı yaparız” şeklinde sözlü tacizlere ve tehditlere maruz kaldı. Ardından yaklaşık yirmi dakika boyunca linç edilmek istendi. Kafasına ve gövdesine sayısız tekme darbeleri aldı. Günlerce nefes almakta güçlük çekti. Bacaklarında oluşan ekimozlar nedeniyle hareket etmekte zorlandı. Bu olayın sona ermesinden sonra failler, Mehmet’ten özür dileme bahanesiyle yanına gittiler ve cezaevi görevlisi bir astsubayın kendilerine, Mehmet’in bir terörist olduğunu ve “icabına bakmalarını” söylediğini ifade ettiler. Ardından, “biz istesek o gün seni öldürürdük, yine de öldürürüz” diye tehdide devam ettiler.

Mehmet Tarhan’ın üzerinde baskılar bunlarla da bitmedi. Eşcinsel olduğunu tüm doğallığıyla söylediği için askeri hastaneye götürülmek istendi. Sevke karşı direnince, askerler tarafından zor kullanılarak araca bindirilip hastaneye götürüldü. Yakınlarının ve avukatlarının görüşme isteği reddedildi. Savcı, “eşcinsel olduğu kendi beyanı, bu yüzden çürüğe ayırıp ayırmayacağımızı anlamak için muayene etmemiz gerekiyor,” dedi. Savcının muayene dediği, askeri bir doktor tarafından anüste “eşcinsellik delili” aranmasıydı. Mehmet ise bir şeylerde ısrar ediyordu. Ama bu, askerlikten kurtulmak için değil, aksine, askerlikle yüzleşmek için edilen bir ısrardı: “Ben devlet kurumunun gerekliliğine inanmıyor ve hiçbir devlete karşı aidiyet hissetmiyorum. Vatandaşlık görevi olarak addedilen eylemlerle militer yapıyı güçlendirmeyi hiç istemem. Vatandaşı olduğumu iddia eden devlet hayatiyetini devam ettirmek için beni askere almak, gerekirse uğrunda ölüp öldürecek bir savaş aletine dönüştürmek, dahası içine alarak yukarıda sözünü ettiğim insanlık suçuna dahil etmek istiyor. Buna izin vermeyecek ve inançlarımı koruyacağım. Eşcinsel olmam nedeniyle ‘hak’ olarak sunulan çürük raporunu ise militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum. Birey olarak herhangi bir devletin ordu ya da başka bir aygıtına hizmet etmeyeceğim. Mazeret sunmayı kendime ve insanlığa karşı hakaret olarak göreceğimden her türlü askerlik yapmama izni ya da ertelemeyi reddediyorum.” Savcıyla görüşen avukatlar, Mehmet’in isteği dışında muayene edilmesinin işkenceye girdiğini, müvekkilleriyle görüşmelerinin engellendiğini belirterek bu hukuk dışı uygulamaların durdurulmasını talep ettiler.

Mehmet üzerinde kurulan baskı sadece Mehmet’le de sınırlı değildi. Direnişine destek olmak isteyenler de baskı altına alındı. Bindikleri taksiler zorla durdurulup bilmedikleri yerlere götürülüp sorgulandılar.

Mehmet Tarhan, 28 Nisan 2005’te mahkemeye çıkarıldı. 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya kadar tutukluluk halinin devamına karar verildi. Bu süre zarfında, cezaevinde sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldı ve linç girişimleri sürdü. Havalandırmaya çıktığında Mehmet’in üzerine başka bir havalandırma alanından beton bloklar fırlatıldı. Bu olayı anlattığı bir başçavuş Mehmet’e, “taşları o an orada bulunanların elinden alıp ben fırlattım” açıklamasında bulundu. Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler, diğer mahkûmlar tarafından basıldı. Bu olayların hiçbirinin üzerine cezaevi yönetimi tarafından ciddi bir biçimde gidilmedi. Bilakis, yönetimin bu uygulamaların kışkırtıcısı olduğu apaçıktı.

Mehmet, 26 Mayıs 2005’teki ikinci duruşmaya çıkmadan önce, başına gelenleri basına duyurduğu için, üstüne çullandırılan yedi asker tarafından saçları yolundu. Duruşmaya yüzünde morluklarla, topallayarak ve saçları yoluk-kesik bir halde çıktı. Fiziksel şiddete maruz kaldığı ve süregiden tehditler altında olmasına karşı, kendisine uygulanan kötü muameleyi ve diğer tutuklulardan farklı olarak uygulanan kötü koşulları protesto etmek ve diğer tutuklularla aynı haklara sahip olmak için 25 Mayıs’ta süresiz açlık grevine başladı.

İkinci duruşma 26 Mayıs 2005 tarihinde yapıldı. Mehmet gördüğü şiddet nedeniyle yürümekte, oturmakta zorluk çekiyordu. Halsizdi. Mahkeme 9 Haziran 2005’e ertelendi. 9 Haziran'da yapılan üçüncü duruşmada Mehmet Tarhan cezaevinde geçirdiği süre göz önüne alınarak 4 Ağustos'ta tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Bu tahliye kararı basında da yer aldı. Ama bu haberlerde atlanan, farkına varılmayan şey Mehmet'in tahliye olmasının evine dönmesi anlamına gelmediğiydi. Tahliye sonrası cezaevinden askerlik şubesine, oradan da merkez komutanlığına teslim edilen Mehmet Tarhan, vicdani retçi olduğunu bir kere daha hatırlatarak itaatsizlik eylemine ve açlık grevine devam etti. 8 Nisan'da başlayan süreç tekrarlanmak isteniyordu. Mehmet aynı suçlamayla yeniden yargılanmakla ve hapsedilmekle karşı karşıya kaldı. Askerlik şubesi, askeri birlik, askeri mahkeme, askeri cezaevinden oluşan bir kısır döngüye dönüşecek bu süreçte Mehmet ömrü boyunca evine dönememe tehlikesi ile karşı karşıya.

Mehmet Tarhan’ın durumunda, şiddet ve baskı son derece aşikâr. Mehmet, cezaevi yetkilileri adına, diğer mahkûmlar tarafından düzenli bir şekilde işkenceye maruz kaldı. Daha da ötesi, askerler ve cezaevi yetkilileri başka durumlarda da Mehmet Tarhan’ın haklarını çiğnediler, saçlarını zorla kestiler ve onu aşağılayıcı bir şekilde muayene etmeye çalıştılar. Mehmet’in durumunda endişe yaratan diğer bir durum da tekrarlanan hapis cezaları. Temel hukuk kuralları bir kişiyi aynı suçtan bir defadan fazla cezalandıramayacağınızı söyler çünkü bu tümüyle adaletsizdir. Ama Mehmet Tarhan aynı suçlamalardan defalarca mahkûm ediliyor, tekrar tekrar cezaevine konuyor. Bu cezalandırmanın ne zaman biteceği bilinmiyor. Ve hiç kimse, bu olup bitenlere aldırış etmiyor. Vakti zamanında, logosuna koyacağı renge ordu laf eder diye tırsmaktan utanmayan “büyük Türk medyası” ise iki gözünü birden kör ediyor. Bu sistematik linçi protesto etmek için düzenlenen gösterileri küçücük haberler olarak vermek dışında, Mehmet’e yapılanlardan tek satır söz etmiyor. Dahası, söz etmeye yeltenenlere bizzat aynı işkenceyi uyguluyor: atv-Sabah muhabiri Hasan Maksud, Mehmet Tarhan'la ilgili olarak müdürüne çok sık haber getirdiği için uyarı alıyor. Mehmet Tarhan destekçileri medyanın dikkatini çekmek için Balmumcu'daki atv-Sabah binasının önünü seçiyorlar. Bu arada Hasan Maksud, eylemcilerle sohbet ediyor, fotoğraflarını çekiyor. Bunu gören bazı Sabah yöneticileri Maksud'a, "Bunları buraya sen mi topladın," diyor ve bu olaydan sonra işine son veriliyor.

Özgürlük, demokrasi gibi kavramları ağzından düşürmeyen “büyük medya”nın Mehmet Tarhan olayındaki tavrı, Türkiye’nin esas rejimi totalitarizmin devam etmesi için kendisine biçilen görevi canla başla yerine getirdiğinin kanıtı olan örneklerden sadece bir tanesi. İkiyüzlü Türk medyasının bu konudaki dosyası hayli kabarık. Mehmet’i düşman olarak tanımlayan ve inançları nedeniyle ona işkence edip zarar vermeye çalışan kurum ise, Türk halkının gözbebeği, kaynaklarının çoğunu aktararak “gururla” beslediği, kâğıt üzerinde “insanların güvenliğini sağlamak” için tesis edilen kurumun ta kendisi! Peki, ya Mehmet kim? Mehmetçik’e dönüştürülmeye karşı direndiği, kişiliğine el koydurmak istemediği için, bu topraklarda ezelden beri hüküm süren, kişiliksizleştirmeye dayalı totalitenin sürmesinden yana olanlara göre, bir virüs. “Varlığım varlığına armağan olsun” dememekte direniyor. Onca vatan evladı varlığını feda etmeye hazırken, bu Mehmet de kim oluyor? Ama bakın o vatan evlatları kışlaların duvarlarına neler yazıyor: Askerlik yaparken, fırsat buldukça kışladaki tuvaletleri dolaşır, erlerin tuvalet duvarlarına yazdıklarını not alırdım. Orada olmaktan gurur duyan, vatanı için canını vermeye hazır bu insanlar, açığa vurmaktan korktukları asıl duygularını o tuvalet duvarlarına kazıyorlardı. O duvar yazılarının hiçbirinde, orada olmaktan mutluluk duyduklarını gösterecek bir iz yoktu. Hatta bir tanesi, eskimiş bir tuvalet fayansının üzerinde çarpıcı bir şiir gibi duran, şu cümleleri kazımıştı: “İki yanımda çavuş/önümde astsubay/beni bul/beni bulun dostlar!”
Mustafa Konur, 2005

Not: Yazıda kullanılan fotoğraflar, İkinci Dünya Savaşı'nda yapılmış, Amerikan savaş propagandası afişleri. Bu afişler, özellikle sivil halka yönelik olarak planlanmış.

Hiç yorum yok: