08 Ekim 2008

Uncle Mehmet'in parmağı

Tanrı, sevindirmek istediği kulunun önce eşeğini kaybettirir sonra da buldururmuş. Mistifikasyon kültürü hayli zengin olan milletimiz olayı böyle açıklar. Oysa ne tanrının cebinden bir şey çıkar, ne de kul bir şey kazanır. Eşeğin sayısı birden ikiye çıkmamıştır; eşek de eski eşektir. Eşeksizlik durumundan eşeklilik durumuna döndürülmek, işe tanrının el attığının yeter delilidir kulu için; dahası, hiçbir zaman eşeği kaybettiren değildir Tanrı, eşeği buldurandır.

Modern çağın tanrıları da hemen hemen böyle bir yöntemle iş görüyor. Reklamcılar, iletişim uzmanları, marketing üstatları, bilinç endüstrisinin sihirbazları… Tükettiğimiz miktarla bizi tartan kapitalizmin hizmetine boyunsunmuş bu başmüstahdemler, hiçbir hukuk sisteminde suç olarak tanımlanmasına gerek görülmemiş bir hırsızlık yöntemi uygulayarak her saniye bizden bir şeyi çalıyorlar. Tanrıdan farkları, çaldıklarını bedavaya geri vermiyorlar.

Koca mı bulamıyorsunuz? O pörtlemiş göbekle, o hipopotam derisi gibi selülitlerle zor bulursunuz. Ama şu diyet krakerlerimizden yer, bir de şu kremi sürerseniz kocaya koca demezsiniz. Kariyer de yaparsınız, çocuk da. Yaparsınız da, bakalım iyi bir anne olabilecek misiniz? Durun canım, hemen paniklemeyin. Şu pratik ev aletlerimizi kullanarak kazanacağınız zamanı yavrunuza ayırırsanız, yemeğini de bu yağla pişirirseniz, sizden iyi anne bulunmaz. Bakın şu epilatör de kocanız bacaklarınızı okşadığında sizden tahrik olabilmesi için. Yoksa başka bacakta alıverir soluğu. O da şu tıraş bıçağını kullansın ki siz başka yanaklara yüz vermeyesiniz. Kocanıza göz koyduğundan kuşkulandığınız komşuyu çatlatmak, adamı da elde tutmak için gömlek yakaları sakız gibi olmalı, işte şu gördüğünüz mor kürecikli deterjanlarımız tam size göre. Bir dakika, daha bitmedi…

Bitmez de… Modern insanın başına örülmüş en büyük çorap olan reklamcılar, bu tür imgeleri, kendimizden nefret etmemiz için her gün yeniden üretiyorlar. Bu kadar kaba ve vahşi bir dille. Gözleri, kendimize olan sevgimize çevrilmiş. Onu çalıp önce kendimizden nefret etmemizi sağlıyorlar. Sonra da o sevgiyi bize, alacağımız ürünün fiyatına tekrar satıyorlar. Reklamların içinden bize doğru uzanan bir parmak, mevcut durumumuzun ne kadar nefret edilesi olduğunu işaret ediyor. Her yandan fışkıran bu reklam imgelerine o denli alışmışızdır ki, hava durumu kadar doğal ve sıradan gelirler bize. Zaman zaman zapladığımız olur. Ama bizi ve bedenimizi işaret eden o parmağa asla kayıtsız kalamayız. Özsevgimizin kaybını umursamamak ne mümkün? Üstelik kendimizi tekrar sevebilmek, bir nesne daha satın alarak mümkün olabilecek kadar kolayken. Özgürleşmek; kolalı meşrubat tüketmekle, yeni model bir araba almakla ulaşılabilecek kadar yakında. Gençlik, binbir çeşit sıvı ve krem olarak hizmetimizde. Kendimize olan sevgimiz raflarda satın alınmayı bekliyor, gani gani. Biz yeter ki tüketelim. Ama hemen sonra kendimizden gene nefret edelim ki, piyasa bize yeni ürünlerini satarak kârını maksimize etsin.

Dış görüntümüze yönelik nefretimiz bu kâr maksimizasyonunu artık yeterince sağlamıyor olmalı ki, gözlerini ve parmaklarını epeydir içimize doğrultmuş durumdalar. Hani basenimiz, burnumuz tamam da, ya içeride olup bitenler? Organlarımız sağlıklı çalışıyor mu? “Kaliteli” bir hayat sürebilecek miyiz? Bu muhteşem gezegendeki serüvenimizi mesela bir on yıl kadar daha uzatmak istemez miyiz? Sakın onu yeme, bunu ye! Ya cinsel performans? Kendimizi kılavuza uygun kullanıyor muyuz?

Son yıllarda modern çağın tanrıları arasına, bu silahları kullanarak yeni bir cephe açan birtakım uzmanlar da katıldı. Sayıları gün geçtikçe artıyor. İyi para kazanıyorlar. Gazetelerde köşeleri, pahalı kitapları, reçetelerini astronomik fiyatlarla uyguladıkları sağlık merkezleri, yarım kilo vermek için kendini helâk eden müşterileri var. El üstünde tutuluyorlar. Bir tanesi çıkıp da şunu yerseniz buranıza iyi gelir demesin. Aynı akşam en az beş haber bültenine buyur ediliyor. Reyting rekorları kırılıyor. Bayılıyor medya bunlara. Nasıl bayılmasın? O televizyon kanalının girişimci patronu, bu yayınlar sayesinde çok talep görecek bilmem ne usaresinin satışına başlayıp daha da kârdan adam olacak belki. Birçok bilim dalı, binlerce bilim adamı da, yaşlanmakta olan insanlara gençliklerini geri vermek, ömürlerini uzatmak için, cirosu bol sıfırlı dolarlarla ölçülen bir endüstriye, canlarını dişlerine takmış hizmet ediyor. Bize de yaşlanmaktan korkmak, organlarımıza kuşkuyla bakmak, gitgide paranoyaklaşmak, telkinlerle kaybettirilen özsevgimizi geri alabilmek için elimizi cebimize atmak düşüyor.

Bu genç ve uzun ömür endüstrisinin guruları arasına, çok etkili bir isim eklendi. Mehmet Öz. Kendisi dünyaca ünlü bir kalp cerrahı. Onun kalp ameliyatları televizyonlarda canlı yayımlanıyor. Arızalı kalpler için icat ettiği yapay cihazlar tıpta devrim sayılıyor. Yıllar önce Türk televizyonlarında “bir başarı öyküsü” olarak sunulduğu günlerde şimdiki kadar ünlenmemişti. Bill Clinton’ın kalbini ameliyat ettikten sonradır ki Mehmet Öz adeta paraşütle indi hayatımıza. Ulusumuz gururdan deliye döndü. Bir Amerikan başkanının kalbine el sürebilmek kolay mı? Bir Türk’e nasip olmuştu bu. Emekli maaşı kuyruğunda güneşten kavrularak beklerken “yok bu dünyada Türk olmaktan daha güzeli” diyen, dönüşte maaşını kapkaççıya kaptıran, elektriği kesilmiş apartmanında bir de düşüp kolunu kıran her TC vatandaşına lazımdı Mehmet Öz. Üstüne üstlük, kalplerimizi iyi edecek, damarlarımızı açacak, eski günlerdeki diriliğimizi bize geri verecek sırların tümünü bilecek kadar da bir tanrı yarısıydı. Aslında pek de yenilir yutulur laflar etmiyordu, ömürlerine birkaç yılcık daha eklemek isteyenlerin hücum ettiği konferanslarında; “yarınız erken yaşta kalpten gidecek,” diye giriveriyordu söze. Korkutucuydu ama haklıydı. Bedenlerimizin bu hale gelmesinin tek sorumlusu bizdik; zararlı şeyler yiyor, damarlarımızı tıkıyor, kalbimizi boğuyorduk. Elinde bir kalp maketiyle çekilmiş o ürpertici fotoğraflarından bize müstehcen bir gülümsemeyle bakarken tir tir titredik. Ciddi şekilde korkutulmuştuk. Ama derdimizin dermanı da yine o ellerdeydi.

İşte o eller bizi fazla bekletmedi. Şu sıralar hangi kitapçıya gitseniz, çok satanlar bölümünün en tepesinde kıpkırmızı bir kitap görürsünüz. Prof. Dr. Mehmet Öz’ün, Prof. Dr. Michael F. Roizen ile birlikte yazdığı kitaptır o. Kolejli Türklerin devam ettiği kitapçılarda Türkçesinin yanında İngilizcesi de duruyor. “SİZ, Kullanım Kılavuzunuz” diyor üstünde. Buradaki “SİZ”, bir çamaşır makinesi ya da televizyon markası değil, bizzat sizsiniz. Dört yüz yirmi üç sayfa boyunca, eğlenceli resimlemeler eşliğinde, kendinizi nasıl kullanacağınız anlatılıyor. Vaadi de sırt çevrilebilecek gibi değil: “Daha sağlıklı ve daha genç bir yaşam için vücut rehberiniz.” Hani, lotoda altı tutturmak mı yoksa bu kitaptaki sırlar mı diye sorsalar, oturur bir düşünürsünüz bu çağın insanı olarak.

Kitap daha Türkçeye çevrilmeden yurdumuzda her sohbette konuşulur oldu. Amerika’da yayımlanan İngilizcesi, en çok satanlar listesini allak bullak etmiş, “Da Vinci Şifresi”ni bile sollamıştı. Türk haber kanalları hadiseyi iyice köpürttü. Haftalar boyu kullanılabilecek bir malzemenin Amerika’dan yola çıktığı belliydi. O kadar ki, şu marifetli küçük büyücü Harry Potter bile Mehmet Öz’ün karşısında tutunamamıştı. Haberciler soluğu Amerika’da, Mehmet Öz’ün yanında aldı. Ofisindeki mini buzdolabında sürekli bulundurduğu cevizleri, fındıkları, bademleri, ambalajlanmış otları, soyaları, sanayi üretimi suları tek tek gösteriyor, nimetlerini anlatıyordu. Muhabirin biri gidiyor, öbürü geliyordu. Baktılar ki böyle olmayacak, Mehmet Öz kalktı kendisi geldi.

Türkiye’de bulunduğu süre boyunca görünmediği televizyon kanalı kalmadı Mehmet Öz’ün. Ama atv ana haber bülteninde çıktığı canlı yayınlar, tek kelimeyle bir şahikaydı. Ali Kırca’nın tansiyonunu mu ölçmedi, stüdyoda yerlere yatıp jimnastik hareketleri mi yapmadı. Amerikanca ile mayalanmış Türkçesi yüzünden onu bizden biri kılmakta zorluk çekiyorduk ama olsun, o sahici bir Türk gibi bizi aile ocağına buyur edecek kadar bizden olduğunu gösterdi. Kalp cerrahlığını seçerek yolundan gittiği şişman babasıyla, oğlunun zorlamaları sonucu otuz kilo vermiş bir deri bir kemik annesiyle tanıştık. Mehmet Öz’ün olur verdiği besin maddeleriyle donatılmış bir sofrada yemek yendi. Doktorumuz, kameraların karşısında bize cacığın nasıl yapılacağını bile gösterdi. Muhabir kızın, ciddi ciddi sorduğu “Mehmet Bey, acaba salatalığı nasıl kesersek daha sağlıklı olur” gibi sorulara çok ciddi yanıtlar verdi. Ve Mehmet Öz, hepimizin gözü önünde, gitti o cacığa karabiber koydu!

Televole kıvamında sunulan bu yayınlarda, doğru şeyleri yiyip içmekle işin bitmediği de kulağımıza küpe edildi. Mehmet Öz ile konuşan kişi kadınsa konu dönüp dolaşıp selülitlere geliyordu, erkekse cinsel performansa ve sekse. Periyodik otomobil bakımı gibi seks yapmamızı salık veriyordu Mehmet Öz: “Haftada en az dört kez seks yapın. Spor yapamıyorsanız, seks yapın. Seks kalp için çok faydalı. Kalp ameliyatlarından sonra yapılmasını istediğim ilk iş, önce duş, ardından seks.” Bu yanıtı alan haberci eğer elli yaşın üzerindeyse, “aman ne yapıyorsunuz” gibisinden bir surat ifadesiyle kalakalıyordu. Halden anlayan Mehmet Öz gülümseyerek devam ediyordu, şundan yersek bundan içersek cinsel performansa iyi gelirdi. Duşun seksten önce mi yoksa sonra mı yapılacağı da tarafların tartıştığı bir başka konuydu.

Mehmet Öz, günler boyunca bir sürü şey anlattı durdu. Kendini doğru biçimde kullanmak isteyenler kitabını kapıştı. Medya tarafından o denli hızla ikonlaştırıldı ki, cümlelerinin satır aralarında yatan, açık söylemek gerekirse insanın tüylerini ürperten hayat tasavvuru arada kaynadı gitti. Yabancısı olduğumuz bir hayat ve insan algısı değildi bu. Gelgelelim, her dediğine iman edilen, kırmızı kitabı neredeyse kutsal kitaplarla eş tutulan bir adam ediyordu bu lafları. Mehmet Öz’den bile tehlikeli bir durum vardı ortada.

Mehmet Öz’ün anlattıklarını bir araya getirdiğimizde, insanı organlarının aritmetik toplamına indirgeyen bir hayat algısıyla irkiliyoruz. Hayatın canına okumuş ideolojilere baktığımız zaman aynı indirgemeciliğe oralarda da rastlıyoruz. Haftada dört kez seks yapılmasını önerirken sadece erkeklere seslendiği apaçık. Seksi sadece erkeğin bir eylemi, kadınları da bu eylemin nesnesi olarak gören penis odaklı erkek egemen düzenle aynı dilden konuşuyor. Mehmet Öz’den sonra nüfusumuzun yüzde kaçının cacığa karabiber koymaya başladığını ölçen bir araştırma henüz yapılmadı. Ama daha geçenlerde sonuçları açıklanan bir araştırmaya göre, Türkiye’de yaşayan kadınların yarısı orgazmın ne olduğundan bihaber. Ama böyle şeyler, cinselliği sayıyla ölçen, cinsel ilişkiyi de erkeğin kalbine iyi gelecek bir tür atletik performans olarak gören Mehmet Öz’ün umurunda olmasa gerek. Lise öğrencileri arasında yapılan başka bir araştırma da, büyük olasılıkla Mehmet Öz’ün ilgi alanına girmiyordur. Bu araştırma gösteriyor ki, bir kişiyi istemediği halde cinsel ilişkiye zorlamayı liseli öğrencilerin yüzde 4.8’i suç olarak görmüyor, ama karşı cinsle flörtü yüzde 16.7’si suç, yüzde 18.3’ü ise kısmen suç sayıyor. Kendi yaş grubundan biriyle cinsel ilişkiye girmeyi suç sayanların yüzdesi ise 61.8. Bunların cinselliğin yaşanabilirliğiyle pek bir ilgisi yok, değil mi Sayın Öz? Erkeğin kalbi kanı pompalasın, damarları tıkanmasın, ereksiyon olabilsin, haftada dördü tamamlasın, yeter.

Mehmet Öz’ün ilgilenmediği başkaları da var. Mesela sigara içenler. Onları ameliyat etmiyor. “Sigara içen hastaları ameliyata almıyorum çünkü onlar zaten kendileri ölmeyi seçmişler, benim yapabileceğim bir şey yok,” diye koyuyor tavrını. Bu dehşet verici ayrımcılık karşısında Hipokrat yeminini şimdilik bir kenara bırakalım. Cana kastetmek konusunda madem bu kadar duyarlı, mesela sigara devlerinden Philip Morris’in başkanını ameliyat eder miydi Mehmet Öz? Ya da George W. Bush gelse? Uluslararası anlaşmalarla savaşlarda kullanılması yasaklanan misket bombalarıyla Irak’ta katledilen küçücük çocukların da, sigara içmeyen WASP’lar kadar yeri var mıdır, Mehmet Öz’ün vicdan haritasında? Böyle tavırlar alırken, Amerika’da cebine giren paranın yüzde kaçının sigaradan alınan vergilerden, yüzde kaçının Amerikalıları obezleştiren (ve aynı zamanda Mehmet Öz’e müşteri sağlayan) hazır gıda sektörü gelirlerinden oluştuğunu aklından geçiriyor mu? Kriz geçirmeye fırsat bile bulamadan bir Amerikan kurşunuyla durdurulmuş milyonlarca dünyalı kalbi için de bir tavır almayı düşünür mü, bu kalp cerrahı? Hayvanlar üzerinde yaptığı deneyler yüzünden kendisini protesto eden PETA üyelerini terörist olmakla suçlayan Mehmet Öz, sahiden de bu gezegendeki yaşamın kalitesi için mi çalışıyor?

Bu soruların yanıtını bulmak için Bay Öz tarafından kaleme alınan “kullanma kılavuzumuz”un kapağına bakıyoruz. Ve orada bizi işaret eden bir parmak görüyoruz. Mevcut halimizden nefret etmemiz gerektiğini söyleyen o malum parmak gibi bu parmak da dimdik bizi işaret ediyor. Başka bir parmak daha canlanıyor gözümüzde: Amerikan devletinin canı savaşmak istediğinde asker toplamak için kullandığı “I want you!” (Seni istiyorum!) diyen Sam Amca (Uncle Sam) posterlerindeki o meşhur parmak, gelmiş bu kitabın kapağına konmuş. Nasıl oluyor da, aynı parmak bir yerde bize ölmeyi ve öldürmeyi emrederken başka bir yerde bizi sağlıklı yaşamaya davet ediyor? Ve asıl önemlisi, nasıl olmuş da Mehmet Öz, Uncle Mehmetleşivermiş? Bize sahiden de daha kaliteli ve sağlıklı bir ömrün kılavuzunu mu sunuyor, Mehmet Öz?

Bedenimizde oluşan arazlardan bahsedeceksek eğer, kuracağımız her cümle eninde sonunda politik olmak zorundadır. Ciğerlerimizde biriken nikotin de, damarlarımızın duvarlarına yapışan kolesterol de, yükselen tansiyon da, vaktinden önce duran yürek de, son tahlilde politik bir döngünün sonuçlarıdır. Tıpkı, yoksulluk ile zenginlik, kaybetmek ile kazanmak, mutluluk ile mutsuzluk gibi. Oysa ki sistem, tüm bunların sorumlusu olarak bizi işaret eder, o malum parmağı kullanarak. Erken ölüyorsak, nefesimiz tıkanıyorsa, kanımız ağırlaşıyorsa, bunların sorumlusu bizizdir; sanayi atıklarının, endüstri ürünlerinin, silah tüccarlarının, sigara devlerinin, radyoaktif yayılımın, altın çıkartmak için kullanılan siyanürün, ekosistemin yüzde altmışının tahrip edilmiş olmasının, güçlünün güçsüzü sömürmesinin bu işte hiç sorumluluğu yoktur. Biz böyle düşünmeliyizdir ki tek taşla birçok kuş vurabilsin; hem öfkemiz sistem yerine kendimize yönelsin, hem de yarattığı bu sorunları gidermek için ürettiği malları bize satıp kâr edebilsin. Bu işleyişin üstünü örtmek, tek sorumlunun kendimiz olduğuna bizi ikna etmek için reklamcıya reklam yaptırır, Hollywood’a film çektirir, Mehmet Öz’e de kitap yazdırır. İnsan sağlığı için çalışacağına ant içmiş biri olan Mehmet Öz, resmin tümünün sorumluluğunu alsaydı, bizi kendimizden ve organizmamızdan korkutmak yerine başka bir söylem yeğleseydi, cinsellik ile su pompası arasında ayrım gözetebilseydi, hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunanlara terörist demeseydi, çalışma alanının sahiden de insan sağlığı olduğuna ikna olabilirdik belki. Ama Uncle Mehmet kılığında karşımıza geçip o endüstriyel parmağıyla bizi işaret edince, onu dinlemek şöyle dursun, sistemin işleyişine hizmet için üretilmiş bu yeni görevliden kendimizi nasıl koruyacağımıza bakmamız beden, ruh ve ahlâk sağlığımız için elzem görünüyor.
Mustafa Konur, 2006

Hiç yorum yok: