11 Aralık 2008

Kahpe Yunan!

Gezegenimiz 2008’i nispeten iyi kapatıyor. Çünkü komşuda harika şeyler oluyor. Üstelik öyle bir zamanda oluyor ki, komşu hali pür melalimize sanki ayna tutuyor.

Yunanistan’da 15 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’un (arkadaşları Gregory diye çağırırmış) sokakta polis kurşunuyla ölmesi halkı ayağa kaldırdı, sokaklara döktü. Bu bizim bura için acayip bir durum. Yok, polis kurşunuyla ölmek değil acayip olan, o normal bir olay bizim için. Ama anarşist (anarşik değil, anarşist) bir çocuğun öldürülmesine toplumun verdiği bu tepki, işte o bizim anlayabileceğimiz bir şey değil.

Komşuda güzel şeyler oluyor, çünkü, sağlıklı bir devlet-toplum ilişkisi nasıl olur, sivil toplum nasıl bir organizmadır, kahpe Yunan hem bize bunları gösteriyor, hem de adeta “ey komşu, bak senin sorunun bu, devletini yalamayacaksın, gerektiğinde suratına tüküreceksin” diyor.

Bizim için, devlete karşı çıkan birinin devletin sopasına, kurşununa maruz kalması caizdir. Hak etmiştir. Ama sivil toplum olmayı becerebilmiş “namuslu” toplumlar bunu kendilerine edilmiş bir hakaret sayarlar. Yapıp ettikleri yüzünden devlete kafa tutmak vatan hainliği sayılmaz. Hele bir de Yunan toplumu gibi, burnundan kıl aldırmayan, kızdı mı soluğu sokakta almaktan geri durmayan bir toplumsa söz konusu olan, işte seyretmekte olduğumuz şahane manzara ortaya çıkar.

Bizim toplumun namusu iki bacağının arasındadır. Ama ne iştir ki, devleti gördü mü bacaklarını açan da gene kendisidir. Devletin istediği yere istediği gibi duhul etmesini saygıyla karşılar. Bununla da kalmaz, devleti hep iki bacağının arasında bilhassa ister. İşte böylesine hastalıklı bir devlet-toplum ilişkimiz var bizim. Bu hastalıklı ilişki, Türkiye toplumunun her türlü sorununun kaynağını oluşturan kök-sorundur aynı zamanda. Çünkü bu sakat ilişki iyileşmedikçe ne generallerin azarlarından kurtulacağız, ne de çocuk kalmışlığımızdan, ne polis kurşunlarından, ne korkularımızdan, ne de cuntacılarımızdan.

Bizim Yunanistan’ı anlamamız zor. Onların da bizi anlaması zor. Çünkü onlar cuntacılarını fena halde yargılayabiliyor; biz tatile gönderip ressam yapıyoruz. Onlar için devlet yan yana, iç içe oldukları bir yapı değil, tam tersine, hukukla çizilmiş bir sınırın karşıt taraflarındaki iki unsur; bizim içinse yatağa girip bizi döllemesini beklediğimiz ebedi bir eş. Onlar, Gregory polis kurşunuyla öldürüldü mü balkondan polislerin kafasına saksı atarak devlete karşı çocuklarına sahip çıkıyor, biz Tursun Baran polis kurşunuyla “nişan alınarak” öldürüldü mü, kimbilir bunu hak edecek ne yaptı diye düşünüyoruz. Onların devleti halktan tırsıyor, bizim halkımız devletten tırsıyor. Orada devletin aklına sokakta öpüşen sevişen insanların kulağını çekmek gelmiyor, bizim burada sokakta öpüşen sevişen insanları görenlerin ağzından “nerde bu devlet” çığlıkları çıkıyor. Onlar küçük çocuklarına özgür olmayı öğretiyor, biz küçük çocuklarımıza her sabah “varlığım varlığına armağan olsun” diye Mussolini rejiminden bire bir tercüme edilmiş faşist yeminler ettiriyoruz. Topluma karşı belli bir hukuka bağlı kalarak davranması gereken devlet bu hukuku çiğnedi mi onlar sokaklara dökülüp ortalığı yıkıyor, biz ise kıçımızın üzerinde oturmaya devam ediyoruz.

Devletiniz kıçınıza cop sokuyor, size işkence ediyor, sizi sokakta kurşunluyor, generalleriniz sizi parmak sallayarak azarlıyor, devletin muktedirleri sizin seçtiklerinizin elini kolunu bağlıyorsa… Askere gönderdiğiniz çocuklarınızın niye öldüğünün hesabını ordunuzdan sormak şöyle dursun, şehit tabutu görünce orgazm olacak hale geliyorsanız… Ve adeta daha fazlasını istercesine tüm bunlara alkış tutup yerinizde oturuyorsanız… Bir toplumun ne kadar ahlaksızlaşabileceğinin en çarpıcı örneği olarak tarihteki yerinizi alıyorsunuz demektir.
Mustafa Konur, 11 Aralık 2008

1 yorum:

Selamon dedi ki...

Anlaşılan artık yazmıyorsunuz buralara, blogunuzu daha bugün keşfettim ve geç kaldığım için üzüldüm. Keşke daha çok yazsanız, yazsanız da biz de böyle güzel yazıları okuyabilsek.