29 Aralık 2009

Evet, aynen, hasssiktir!

Osman Baydemir'in gırtlağında daha fazla tutamadığı o ağız dolusu küfrü, o küfrü dışarı fırlatan öfkeyi anlayabilmemiz için ufacık bir Kürt kızının korku dolu yüreğine kulak vermemiz gerekiyor:

"Sevgilim Diyarbakır'a atanmıştı, sık sık Istanbul'a geliyordu, her gün saatlerce telefonda konuşuyorduk, çok özlüyorduk birbirimizi, öte yandan ilişkimizin hasara uğradığı günlerdi. Canımız yanıyordu. Birbirimizi ne çok sevdiğimizi anlamamıza yaramıştı aşkın derin ve karanlık imtihanı. Yara almıştık ve şimdi birbirimizin yaralarının başını bekliyorduk.

Bu kez de o çağırdı beni yanına, atladığım gibi uçağa Diyarbakır'a, ona gittim. Çok güzel günler geçirdik Diyarbakır'da, o bana çocukluğunu gösterdi.
...
Sıra şimdi de benim çocukluğumu göstermeye gelmişti ona. Günübirliğine Mardin'e gitmeye karar verdik. Çok değil bir saat sürüyordu yol. Yolların tekin olmadığı, hava karardıktan sonraysa asla yollara çıkılamayacağı söylendi, biz de sabah binip akşamüstü son arabayla geri dönmeye karar verdik. Son araba saat beşteydi. Bu saat beşteki son arabaya ilişkin, burada anlatamayacağım, ancak bir başka yazının konusu olabilecek bir öyküm daha vardır. Ailemden gizli, üstelik kimse tanımasın diye tebdil giyinmiş olarak, Urfa'dan dört saatlik yol teperek, on beş dakikalığına o zamanki sevgilimi görmeye Mardin'e gelmiş, onu, ancak on beş dakika görebildikten sonra, son arabayla yeniden aynı yolu geri dönmüştüm. On beş yaşındaydım, aşkın uğruna katlanılabilecek bütün yollarını o yaşta geçmeye başlamıştım. Birden son arabanın yeniden söz konusu olmasıyla birlikte, o yolculuğu hatırladım, canım yandı. Aşk bu topraklarda hâlâ imkânsızdı. Ne çocukluğunuzun izini sürmeye, ne aşkınızın rüzgârında savrulmanıza izin vardı. Yaşanılan karanlık günlerin gölgesi düşüyordu yüreğinize. Ne yana dönseniz, kirli bir savaşın acımasız koşulları, açık ya da gizli vahşetiyle karşınıza dikiliyordu. Türkiye'nin doğusuyla batısı arasındaki farkın hiçbir zaman kapanmadığını bildiğiniz gibi, gün günden doğunun zararına açıldığını da bir kez daha görüyordunuz.

Diyarbakır, benim çocukluğumdan bildiğim tanıdığım Diyarbakır değildi artık. Havada elle tutulur bir korku ve gerilim vardı. Ancak filmlerden tanıdığım bir savaş şehri olmuştu, sokaklarında birbirlerini kuşkuyla süzerek tetik gezen insanlar dolaşıyordu. Şiddet ve öfke soluduğumuz havaya sinmişti. Her an büyük bir şey olacakmış gibi tekinsiz dolaşıyordunuz.
...
Zaman daralıyordu, dönmek zorundaydık. Bense her yeri, her sokağı, her taşı göstermek istiyordum ona. Dönmemize yakın, ta tepelere, Mardin kalesinin eteklerindeki evlerin oralara kadar çıktık, çocukluğumda olmayan elektrikli teller gerilmişti sokakların bittiği, kalenin eteklerinin başladığı yerlere. Kalenin eteklerinde hemen her yer askeri bölgelerin yasak işaretleriyle doluydu. Kenti ölüm kuşatmıştı. Bizim görmediğimiz ama sürekli bizi gören karanlık gözler hissediyorduk üzerimizde.

Geri döndük, yeniden şehrin merkezine inerken, daha çok Kürtlerin oturduğu mahallelerin birinde, evlerden birinin ağır, büyük kapısı güçlükle açıldı. Ardından, üç dört yaşlarında, sarışın, lüle saçlı, mavi gözlü ve boynunda iri mavi boncuklar taşıyan masal güzeli bir kız çocuğu, eşiği atlayarak ansızın sokağa, önümüze çıktı. Bizi görünce duraladı. Bu güzel Kürt meleği, bize, inmekte olan günün son armağanı gibiydi; gözlerimizin önünde birdenbire beliriveren varlığıyla bizi heyecanlandırmıştı. Eğilip sevecek oldum. Kuşkulu gözlerle baktı ilkin, ardından bir iki adım gerileyerek "Polis, polis" diye uzaklaştı bizden. Bizi polis sanmış, korkmuştu. Vurgun yemişe dönmüştük, demek biraz kentli giyinmiş herkes yabancı, her yabancı da polis demekti, daha beş yaşında bile olmayan bu küçük kız çocuğu için? Bunca yıldan sonra ve böyle özel bir günde, hangi karanlık intikam perisinin bana oyunuydu bu dramatik karşılaşma? Yaşlı gözlerle, ilkin Türkçe, ardından Arapça polis olmadığımızı anlatmaya çalıştımsa da, dilimden anlamıyor, dahası inanmıyordu. Birdenbire mahzunlaşmıştı ve bizden kaçıyordu. Gözlerinde, ancak çok şey yaşamış büyüklerde görülebilecek derin bir acı vardı. Sonunda çıktığı kapının ardında yeniden gözden kayboldu. Kalakaldık. Bir tek bu olay, beni derinden yaralayan bu dramatik karşılaşma, yüzlerce gazete haberinin, yüzlerce fotoğrafın anlatmakta eksik kaldığı her şeyi bir kerede anlatmıştı."
Murathan Mungan, "Paranın Cinleri"

Bu yazıya başlarken, aklımda yazacak çok şey vardı. Şimdi, şu anda, şu satırı yazarken hepsini unuttum. Kolay gözyaşı dökebilen biri değilim. Ama bu küçük kızın yüreğine yerleştirilmiş derin korku, muhtemelen kendi kalbime benim koyduğum kabuğu, şimdilik zayıf bir gözyaşına dönüşerek çatlatıyor.

Bu ufacık kızın kalbinin korkusu, belki hepimizin kalbini kabuklaştıran korkuyu çatlatabilir. İşte tam da bu noktada, birbirimizle, bir arada, beraberce nasıl yaşayabileceğimizin yanıtını bulabiliriz.

Biz, hepimiz, her birimiz, birbirimizin gözlerinin içine, gözbebeklerine bakabiliriz. Bunu becerebiliriz.

Türk ile Kürt, belki bir masada beraber pastırmalı kuru fasulye yerken birbirlerinin gözlerinin içini yakalayabilir. Kim sevmez ki pastırmalı kuru fasulyeyi?

Birbirimizin gözünün içine bakabilirsek, işte o zaman, hepimizin ne kadar yoksul, ne kadar kimsesiz olduğunun farkına belki varabiliriz.

Türk ile Kürt, birbirlerinin gözlerinin içine bakabilirse, orada buluşabilirse, savaşla orgazm olan muktedirlerin gölgesinde kaldıklarını ve orada aslında aynı çığlığı attıklarını fark ederler belki.

Belki o zaman Türk ile Kürt, ikisini de dilsiz bırakan, ikisini de sağırlaştıran tahakküm dilinden kurtulup birbirlerini anlayabilecekleri başka bir dil kurabilir.

Türk ile Kürt, ancak aynı çığlığı attıklarını anladıklarında birbirleriyle konuşabilirler.

Ama... Birbirimizin gözlerinde aynı yoksulluğu, aynı çığlığı, aynı kimsesizliği gördüğümüzde, ağlamayacağız. Üzülmeyeceğiz. Ama kızacağız. Çok kızacağız. Ancak o zaman, genelkurmay başkanlarının, gazete köşelerindeki fikir babalarının, ve her türlü muktedirin bize ölümü dikte eden parmaklarını beraberce tutup koparabileceğiz.

Murathan Mungan'ın boğazına oturan taş, "sakıncalı insan" olarak dünyaya geldiğini henüz bilemeyen o minicik Kürt kızının yüreğini boğan korku, bugün Osman Baydemir'in ağzından küfür olarak dışarı fırlıyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün mehmetçikleştirilerek iğdiş edilen gencecik insanların bedenine kurşun olarak giriyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün gerillalaştırılan gencecik insanların burnuna dağların mis kokusu olarak değil, barutun ölüm kokusu olarak giriyor.

Mehmetçik ile gerilla, bir masada oturacak ve pastırmalı kuru fasulye yiyecek.

Mehmetçiğe de, gerillaya da ölümü dikte eden parmak, aynı parmak. Ve o parmak, bir tabak kuru fasulyeyle koparılabilecek kadar zayıf! Buna inanın! Yeter ki mehmetçik gerillanın gözünde kendi çığlığını, gerilla mehmetçiğin gözünde kendi kimsesizliğini bulsun.

Buna romantiklik diyecek olana da, bir kez daha, hem de en ağırından, hasssiktir!



Mustafa Konur, 29 Aralık 2009

08 Kasım 2009

Lilika

Onu aldığımda iki aylıktı. Minicik bir şey.
Avucuma koyup baktığımda dehşete düşmüştüm. Bu kadar küçük bir canlıyı ilk kez elimde tutuyordum.
Annesinden ayrılmıştı.
Acı acı miyavlayıp dolandı durdu evde.
Benim de ilk kez bir kedim oluyor, kedilerden anlamıyorum, alışacak mı acaba diye endişe ediyorum.
Miyavlaması durur diye bekledim.
Durmadı.
Uykum geldi. Yattım.
Yüz üstü uyurum ben.
Bir baktım, yanıma gelmiş.
Sırtıma çıktı.
Oracıkta kıvrılıp uyudu.
Kendisini sevdirmez. Kucağınıza alamazsınız. Naylon yer. Sigara paketinin jelatinine bayılır; çiğner ve yutar. Yeryüzünün muhtemelen en ödlek kedisidir. Kendi dahil her şeyden korkar. Elektrik süpürgesinin ucunu görse evin öbür ucuna kaçar. Gardırobumun sol kanadı fetişidir. Her gün oranın önüne gidip miyavlar, aç şunu diye. Açarım. Girer içeri. Koklar. Bakınır. Çıkar. Bilgisayarıma bağlı tüm kabloları kemirir koparır. Bu huyundan zarar görmemek için evin orasına burasına bıraktığım birkaç metrelik kablo parçalarına dokunmayıp gene benim kabloları koparacak kadar akıllıdır. Birazcık da takıntılıdır; kakasını tam örtemedi diye dakikalarca uğraşır.
Ve çok konuşur...
Anası İstanbullu bir tekir, babası Samsunlu bir sarman.
Bugün, 9 yaşına girdi.
Akrep burcudur.
Lilika'yla beraber yaşamaya başlamak benim hayatımdaki en büyük devrimdir. İster hayvan olsun, ister insan, "benim gibi olmayan"ı "öteki" olarak görmemenin ancak "ilişki kurarak" mümkün olabileceğini Lilika'dan öğrendim. İlişki kurmadığınız sürece bir hayvanın sizin için sadece "hayvan" olarak kalacağını, beraber yaşamaya başladıktan sonra onun bir "hayvan" olmaktan çıkıp "beraber yaşadığınız bir canlı"ya dönüştüğünü fark ettiğinizde tattığınız duygunun hem ufuk hem de kalp açıcı olduğunu anlamam onun sayesinde oldu.
Mustafa Konur

31 Ekim 2009

Sinemadan çıkmış insan

Hayatta sinemadan daha yalancı ne var? Ve başka hangi yalan insanın kanına girme gücüne sinema kadar sahip? Roman da, hikaye de, tiyatro da sinemadan daha az yalancı değiller. Sinemanın farkı, gündelik hayata ara verircesine kapandığınız karanlık bir salonda işini görüyor olması. Birazdan ışıkların söneceğini, perdede yalanların en büyüklerinden birine daha gönüllü gönüllü kanacağınızı bilirsiniz…

Sinema üzerine, sinemanın ne olduğu, ne olmadığı üzerine yazanlar çoğunlukla doğrudan sinema ve sinema filminden bahseder. Galiba bir kişi hariç (en azından benim bildiğim kadarıyla), kimse sinemacının uydurmalarına, yalanlarına kanmak için tıpış tıpış sinemaya giden seyircinin durumundan pek bahsetmemiştir…

Türkçe edebiyatın en güçlü isimlerinden Yusuf Atılgan, “Aylak Adam” romanında, “sinemadan çıkmış insan” diye bir canlı türünden bahseder. Filmin bitmesi ile kişinin gün ışığına çıkması arasında geçen o sürede, kısacık ömürlü bir canlı türünün yaşadığını söyler. Hepimiz, o kısacık sürede bize bir şeyler olduğunu biliriz, ama adını koyamayız. İşte bunun ne olduğunu anlatmak, Yusuf Atılgan gibi has edebiyatçıların işidir.

Atılgan’ın kahramanı, girdiği sinemadan iki saat sonra çıkar ve tekrar kalabalıklara karışır:

“İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: ‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’ Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. ‘Eve gidip okusam.’ Durağa yürüdü. ‘Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…’ Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu…”

Yusuf Atılgan’ın anlatmaya çalıştığının anahtarı, yabancılaşma kavramında sanırım. Atılgan’ın kahramanları, çevrelerine, “kalabalıklara” yabancılaşmış karakterlerdir. Kalabalıkların bir parçası olsalar da, insanlara yabancılaşmışlardır. Ama burada Atılgan, farklı bir yabancılaşma türünü de yakalıyor. Belki de bir tür “karşı-yabancılaşma”. Atılgan’ın karakteri, zaten kalabalıklara yabancılaşmış olarak girdiği sinemadan, o kalabalıklara farklı bir yabancılaşmayla çıkıyor dışarı. İçindeyken kalabalık olarak görmediği kalabalığı, sinemadan sonra bir kalabalık olarak görüyor. Onlara bir şeyler anlatmak, onları kurtarmak istiyor.

Bu duyguyu yaşayanların sayısı az olmasa gerek. İzlemiş olduğunuz iyi bir film ise, karanlık salondan gün ışığına çıktığınızda, akan kalabalıklara bir şey söylemek, onları şöyle bir tutup silkelemek, gözlerini açmak istersiniz. Hatta işi abartıp, bir tür tanrısallık da yüklersiniz kendinize. Bana göre, sinemanın insan üzerindeki en büyük etkisi budur. Karanlık bir salonda kişiye büyü yapıp, “hadi şimdi git titret şu kalabalıkları” dercesine sizi dışarı yollayan bir büyücüye benzemesi.

Atılgan’ın da söylediği gibi, bu yaratığın ömrü kısadır. Oldukça kısa. Kalabalıklar güçlüdür çünkü. Dünyanın en iyi filmlerinin hepsini de izleseniz, kalabalıklara etki etmeniz çok zordur. Gerçi kalabalıklar da yalana bayılır ama onların beklediği yalanlar, sinemadan çıkmış insan denen bu yaratığın az önce karanlık salonda izlediği yalanlar değil, kalabalıkların kalabalığını bozmayacak yalanlardır. Sinemadan çıkmış insan, bu yalanları söyleyemez. Ama az sonra o da kalabalıklara karışacak, onlarla beraber aynı yalanlara susayacaktır.

Yalanlara ihtiyacımız var. Sinema da bize en karşı durulmaz yalanları söyler. İyi bir film izledikten hemen sonra, işte o kısacık sürede, kalabalıkları kalabalık olmaktan kurtaracak esrarı çözdüğünüzü hissedersiniz. Muhtemelen, gene o kısacık süre boyunca, gökteki tanrıyla da işiniz olmaz pek. Çünkü sinemanın yalanları daha iyidir.

Mustafa Konur

12 Eylül 2009

O yeşil palto

12 Eylül 1980 sabahı ben balkondan sokağa bakıyordum. Babam heyecanlı telefon konuşmaları yaparak arkadaşlarıyla sevincini paylaşıyordu. Annem mutfaktaydı...

O tarihten yirmi beş yıl sonra, bugün, trendeki çocukların bu gürültüsü, o sabah on yaşımda kulağıma yerleşen sessizliği hatırlatıyor.

Sokak gazetecisi o gün geçmemişti. Ortalıkta kedi köpek bile yoktu. Biri sanki düğmesine basıp kapamıştı sokağı. Yirmi beş yıl sonra çıkan bu gürültü, hafızamda kendiliğinden adresini bulup o sessizliğin yanına kaydoluyor. İki gün önce tam kalbinin üzerinden bıçaklanan arkadaşımın yattığı hastaneye varmam yarım saati bulmaz. Bu çocuklar sabahtan beri trende gidip geliyor olmalılar. Akşama kadar Sirkeci-Halkalı arası böyle devam edecekler. Yaşı daha büyük olanlar kapının dışına asılıp trenin hızına meydan okuyor. Küçük olanları açık kapılardan ayaklarını uzatmakla yetiniyor. Hangisi kendisini daha çok tehlikeye attıysa akşam o daha gururlu uyuyacak. Okula gidiyor da olsalar, orada bir numaradan fazla bir şey değiller. Babaları asgari ücretli de olsa, gene de işsizdir. Gündeliğe gittikleri evlerin yüce gönüllü hanımları, ekşimiş yemekleri analarına verip vicdanını temizliyordur. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, umutsuz, geleceksiz, şimdiden delirmiş çocuklar olarak tren kapılarından dışarı sarkıyor.

Hastaneye varınca arkadaşımın göğsüne bir boru takıldığını öğreniyorum. İçeride birikmiş kan yavaş yavaş plastik bir kutuya boşalıyor. Birbirimize boş gözlerle bakıyoruz. Aklımız almıyor, o bıçak oraya niye girdi? Sırf eşcinsel diye mi? Bu toplumun nasıl ırzına geçilmiştir ki birini sadece eşcinsel olduğu için yolda yürürken bıçaklayabilecek kadar hayattan umudunu kesmiş insanlar yaratır? Yıllar boyunca edindiğimiz birikim, bu soruların yanıtını veremiyor. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, bir bıçak olarak arkadaşımın göğsüne saplanıyor.

25 yıl önce, 12 Eylül 1980 sabahı, babam çok sevindiğine göre iyi bir şey oldu diye düşünüyordum. Annem her günkü gibi mutfakta yemek pişiriyordu, demek ki çok da önemli bir şey olmamalıydı bu “ihtilal”. Babam bu sözcüğü kullanıyordu. Telefonda arkadaşlarına söylediklerine bakılırsa, hasretle beklenen bir şey olduğu için sevinmeliydik. Yıldırım baskı yapan gazetelerde asker üniformalı yaşlı adamların ülkenin idaresine el koyduğunu okuyordum. Salonun duvarında subay üniformalı bir resmi asılı duran dedemle aynı kıyafetleri giydiklerine göre bu adamlar iyi adamlar olmalıydılar. Hem babam da sevinmişti. Fakat sokaktaki sessizliği, ortalığın neden ıssızlaştığını anlayamıyordum. Ve bu ihtilal denen şeyin ne işe yaradığını da...

12 Eylül’ün hikmetini bir yıl sonra babamın yeşil paltosu sayesinde anladım. On iki yaşıma geldiğimde, babam beni hayat çarkıyla tanıştırmak için gittiği her yere götürmeye başlamıştı. Gene bir gün onunla dışarı çıkarken üzerinde daha önce hiç görmediğim bir palto giydiğini gördüm. Yeni almamış. Uzun yıllardır gardıropta duruyormuş. Gerektiği zaman giyilecek bir paltoymuş. Yedek subaylığı sırasında ordu vermiş. Orduya da bilmem hangi tarihte Almanlar yardım olarak göndermiş. Yıllar sonra bu palto İkinci Dünya Savaşı filmlerinde de karşıma çıkacaktı. Tam bir Nazi paltosuydu. Üzerinde hiçbir rütbe, hiçbir işaret yoktu ama giyildiği anda kişiyi bir otorite öznesine dönüştürüyordu. Tek başına bile yıldırıcıydı. O gün babamla Bağ-kur’a gittik. Sigorta işlerini halledecekti. Paltonun etkisini artırsın diye babasından kalan İstiklal Madalyası’nı da sol göğsüne iliştirmişti. Binadan içeri girer girmez o paltonun hikmetini ben bile kavradım. Herkesin dikkatini çekiyor, insanlar endişeli gözlerle babama bakıyordu. İlgili memur, kalabalık yüzünden paltoyu fark etmemiş olsa gerek, işlemlerin bitmediğini, imzaların tamamlanmadığını, daha sonra tekrar gelmesini söyleyerek babamı başından savmaya çalışıyordu. Babamın sesi yükselmeye başladı. Kalabalığın arasından sıyrılıp sert bir sesle hemen o anda işinin bitirilmesini söyledi. “Ne halt ediyorsunuz burada, yoksa 12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?!” Babamın bu sert cümlesini duyan memurlar, önce onun yeşil paltosuna bakmış, sonra iki saniye içinde elleri ayakları birbirine karışarak dosyasını aramaya koyulmuşlardı. Anlamıştım ki 12 Eylül, işte bu yeşil paltoydu.

Babam, 12 Eylül’ü üzerine giymeyi yıllarca sürdürdü. 12 Eylül'e ve Kenan Evren'e bağlılığı ölene kadar sürdü. Tapınma derecesindeki Atatürk sevgisi şimdi Kenan Evren’de cisimleşiyordu. Daha minicik bir bebekken babası tarafından Atatürk’le tanıştırılmış, kafası okşanmıştı. Benim büyüdüğüm eve babam tarafından yerleştirilen derin Atatürk atmosferinin altında böyle bir mitolojik hikâye de yatıyordu. Duvarlardaki Atatürk fotoğraflarının yanına Kenan Evren’inkiler de asıldı. O sıralarda Evren, şehir şehir ülkeyi dolaşarak yaptığı konuşmalarla paranoyak bir toplumun tohumlarını atıyordu. “Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız düşman” idi. “Asmayalım da besleyelim mi?” idi. Tamamı televizyondan yayımlanan bu konuşmalar, şimdiki dizi reytinglerini katlayacak kadar çok izlenirdi. İzlenmekle kalmıyor, komşu ziyaretlerindeki sohbetlerin baş konusunu oluşturuyordu. Eğer mevsim yazsa, Evren konuşurken televizyonun sesi ve pencereler iyice açılıyor, insanlar birbirlerine 12 Eylül öncesine dönmek istemeyenlerden olduklarını kanıtlamaya çalışıyordu. Babamın bir hafiye gibi kim vatan haini kim değil diye takibe giriştiğini biliyordum. Türk bayrağı asmayanları mimliyordu.

İşin ilginci benim babam bir Rum'la evlenmişti. Annemden önceki sevgilisi de Rum’du. Oğlu küçükken sokakta “gâvur çocuğu” diye aşağılanırdı. Bir de o günlerde bilmiyordu ama, son nefesini bir Ermeni hastanesinde verecekti. Ama Kenan Evren’i ve 12 Eylül’ü çok seviyordu. Evren emekli olup ortalıktan çekildikten sonra da ona duyduğu sadakat devam etti. Evren’e yönelik eleştiriler zamanla biraz daha yüksek sesle dile getirilir olmuştu. İşte o günlerde babam, yalnız değilsin demek ister gibi Evren ile yazışmaya başladı. Her önemli günde, her milli bayramda, memleket meseleleri ile ilgili yaptığı her açıklama sonrasında tebrik telgrafı gönderiyordu. Kenan Evren de Mısır’daki uzak akraba kıvamında bir ferdi olmuştu ailemizin. Evren’den gelen ilk bir iki yanıt, kendi el yazısını taşıyordu. Ama sonrakiler, matbaada basılmış hazır teşekkür mektuplarıydı. Bunları görünce babamın yüzündeki burukluğa üzülmüştüm. Gene de sadakatinden hiç kaybetmemiş, mektuplarını göndermeyi sürdürmüştü. Bir keresinde telefonda bile konuşmuşlardı. Geçirdiği ciddi bir ameliyat sonrasında Evren, Harbiye Orduevi’nde dinleniyordu. Babam, Evren’in sağlık durumunu gün gün takip etmişti. Bir geçmiş olsun demek, halini hatırını sormak için telefonla arayacaktı. Telefonun olduğu odaya kapandı rahat rahat konuşmak için. Eli ayağına dolanıyordu heyecandan. Ama odadan çıktığında pek mutlu değildi. Evren babamın adını hatırlamamıştı. Oysa babam, gönderdiği mektuplar sayesinde Evren tarafından bilinir biri olduğunu düşünüyordu hep.

O çok gürültülü günlerden kafama kazınan başka bir sessizlik de, bir Rum olan annemin sessizliğiydi. Olaylar hakkında fazla konuşmaz, yemek pişirir, dikiş dikerdi. Olup bitenlere kafası basacak yaşta değildim ama anneme bakınca yüzünde taşıdığı tek başınalığı hissederdim. Zaten onun sessizliği bir başka eylülde, 6-7 Eylül 1955’te başlamıştı. Demokrat Parti’nin bile isteye yarattığı o korkunç faşist dalga sayesinde bu toplumda bir “öteki” olduklarını ve hep öyle kalacaklarını anlamışlardı. Tam elli yıl önceki 6-7 Eylül olayları onun ailesini de vurmuştu. Babasının dükkanı yıkılmış, evleri saldırıya uğramış, hep dost oldukları Türkler o gün birer düşmana dönüşmüştü. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sokakta saldırıya uğrasalar, karakoldaki polis “sen merak etme, yakında tüm gâvurları def edeceğiz” diyerek saldırganı koruyordu. Onlar kendilerini Türk saysa da, adları, dinleri başkaydı. İzmir’den denize dökülenlerin artıklarıydılar. Bu topraklarda Türklüğün kanla, kökenle ölçülmediği, kendine Türk diyen herkesin Türk kabul edildiği safsatası, tıpkı bugünkü gibi o gün de tutmuyordu. 1964’te babası, yirmi bin Rum ile beraber Türkiye’den kovulunca ve ailesinin diğer üyeleri de babalarının peşinden Yunanistan’a gidince, annem burada kaldı. Bir Türk'le evliydi. Ama Yunanistan’a gitse orada da “Türk tohumu” diye dışlanacağını biliyordu. Anlayabilecek kadar büyüdüğümü düşündüğünde “bu ülkede senden başka kimsem yok” diyecekti bana. Ben ise anneanne, büyükbaba, dayı, teyze nedir bilmiyordum. Ben doğmadan önce buradan gitmişlerdi. On yedi yaşıma kadar hiçbirini görmedim. Hayatımda tuttukları tek yer, telefonda işittiğim sesleriydi. Yani aslında yoktular. Dede, anneanne, teyze, dayı gibi kavramların duygusunu bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum. Onları tanıdığımda birer yabancıydılar. Bende içselleşebilmeleri için artık çok geçti. Anneannem uzaklarda öldüğünde ağladım ama anneannemi kaybettiğime değil, ölmüş olmasından acı duyamadığıma ağladım.

6-7 Eylül benim bir yarımı benden kopardıktan tam elli yıl sonra, 12 Eylül silindiri ülkeyi dümdüz ettikten tam yirmi beş yıl sonra, cumhuriyet rejiminin timsali bu külüstür demiryoluna meydan okuyarak hayata tutunmaya çalışan bu tren çocuklarından daha az yalnız değilim: Birkaç ay önceydi. İki küçük çocuğa Türk bayrağı yırttırılmasıyla fitili ateşlenen bir başka faşist dalga ortalığı kaplamıştı. Balkonlara, pencerelere Türk bayrakları asıldı. “Nereye dikilmek istiyorsan, söyle seni oraya dikelim” yazıyordu her yerde. Aynı kan ve kökenden olmayanlara sert bir tebligat gönderiliyordu. Ben bunların olmasını bekliyordum ama annemin de bu dalgaya uyup eve bayrak asabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Babamın her bayramda balkona çektiği bayrağı şimdi o kendi elleriyle asıyordu. Nedenini sorduğumda herkesin öyle yaptığını söyledi. Bugün bu bayrakları astıran kafayla elli yıl önce senin aileni darmadağın eden kafa aynı diye çıkıştığımda aldığım karşılık “saçmalama!” oldu. Kendimi hiç bu kadar yenik hissetmemiştim. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, babamdan sonra annemi de yiyordu.

Mustafa Konur, 2005

24 Mayıs 2009

Domuzlar, kadınlar ve eşcinseller

İlk ortaya çıktığı 80’li yıllarda AIDS, hemen bir eşcinsel hastalığı olarak görülmüştü. Eşcinseller lanetliydi ve işte sonunda belalarını bulmuşlardı.

Kutsal kitaplarda ensest bile aslında hoşgörülüyordu. Lut, kızlarıyla yatağa girmişti ama Tevrat’ta bunu lanetleyen tek bir satır bile yoktu. Oysa erkekler arası eşcinsel ilişkinin payına düşen tanrının en korkunç cezalarıydı. Belli ki iki erkek arasındaki tensel ilişkiyle bir alıp veremediği vardı tanrının. O zamanlardan bugüne, eşcinsellerin üzerindeki lanet kalkmadı ama Tanrı yöntemlerini değiştirmiş görünüyor. Lut’un devrinde yakıp yıkarak ceza veriyordu, 80’lere geldiğimizdeyse artık daha rafine yöntemler kullanıyor, lanetini bir virüsle ulaştırıyordu. HIV, tanrının eşcinsellere lanetiydi. Daha sonra anlaşıldı ki, HIV gayet demokrat bir virüstü; cinsiyet, cinsel rol, cinsel yönelim ayrımı gözetmiyordu. Tanrının erkekliğinin karşısında herkes eşcinseldi.

Eşcinseller, kadınlar ve domuzlar… Tek tanrılı dinlerde Tanrı olarak isimlendirilen ortak karakterin lanetli yaratıkları. Geriye, heteroseksüel erkekler kalıyor: Tanrının sevgisine mazhar olan ayrıcalıklı çoğunluk, yaradılışın esas oğlanları.

İslam ve onun kutsal kitabı Kuran’da kadınların, eşcinsellerin ve domuzların durumu, aynı evi paylaşan ev arkadaşlarına benziyor. Domuzların durumu malum. Onun etini kendi etine katmak, en büyük günahlardan. Eşcinsellerin de domuzlardan farkı yok. İşin ilginç yanı, bu iki günah arasındaki ortaklık: Et. Tanrı, domuzun etiyle erkeğin eti arasında bir paralellik kurmuş belli ki. İkisini de erkeklere yasaklamış. Birini kulluğa ihanet, diğerini de erkekliğe ihanet saymış; kulum olacaksanız benim erkeklik tarifimi bozmayacaksınız, demeye getiriyor.

Peki, kadınlar? Erkekleri çok seven tanrı, kadınları domuzlardan ve eşcinsellerden daha fazla seviyor mu? Özellikle İslam’da, tanrının gözünde kadınların yeri en içinden çıkılmaz tartışma konularından biri olageldi. Türlü surelerde kadınlarla ilgili ayetler işaret edilerek İslam’ın kadınları ikinci sınıftan gördüğü iddia edildi. Böyle diyenlerin karşısına “cennet anaların ayaklarının altındadır” gibi laflarla çıkıldı. Ama burada, kadınlardan değil, annelerden bahsediliyordu. Yaşar Nuri ve benzeri “sofu olmayan” ilahiyatçılar, türlü taklalar atarak tanrıyı ve dini kurtarmaya çalıştı. Ama tanrının, baştan aşağı kendi sözü olan Kuran’da kullandığı söyleme yapılacak bir şey yoktu, bu yüzden de o söyleme hiç değinilmedi:

Okan Bayülgen, şovuna, sevse de sevmese de herkesi çağırır. Onun kimi sevip kimi sevmediğini anlamanın yolu kolaydır: Okan Bayülgen, sevmediklerini de konuk eder ama onlarla pek konuşmaz. Öylece bir köşede oturtur. Soru bile sormaz. Mesela Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan çifti, bu tip konuklardandı. Tanrının üslubu da bunun aynısı. Kuran’ı okuduğunuzda, tanrının sadece erkeklerle konuştuğunu görürsünüz. Kadınları muhatap bile almaz. Kuran’daki söylem baştan aşağı böyledir. Tanrının muhatabı erkeklerdir. Kadınlara bir şey söyleyeceği zaman, gene erkeklere hitap eder, “kadınlarınıza söyleyiniz” diye başlayan cümleler kurar. Böyle yaparak Tanrı, erkekle kadın arasındaki mülkiyet ilişkisini de çatmış olur.

Erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre ve erkek bir tanrının egemenliğinde kurgulanmış bu dünyada, erkeklerin zihninde kadınlar, tıpkı domuzlar ve eşcinseller gibi, birer melanet kaynağı olarak durur. O kadar yerleşmiş ve refleksif bir algıdır ki bu, bir muhakeme sürecini gereksinmeden, kendiliğinden ortaya çıkar; anlık tepkilerde, “ilk akla gelen” türünden düşüncelerde, hep bunun izi vardır. Ne tesadüftür ki, domuzlar ve kadınlar arasında bir kader ortaklığı olduğu en son domuz gribi salgınında ortaya çıktı.

Bugünlerde televizyon kanallarında, Sağlık Bakanlığı tarafından bilgilendirme amaçlı olarak hazırlanmış birtakım filmler dönüp duruyor. Bu filmlerde birbirimize hastalık bulaştırmamak için neler yapmamız gerektiği anlatılıyor: Hapşırırken yüzümüzü elimizle değil de dirseğimizin iç tarafıyla kapatmalıyız, yanımızdakinin suratına doğru öksürüp tıksırmamalıyız, elimize hapşırıp sonra o elle para tutup başkasına vermemeliyiz… Filmlerde bu bilgiler, canlandırmalar yoluyla aktarılıyor.

Bu filmlerin birinde bir ofis ortamındayız. Çalışanlardan bir kadın hastalanmış, hapşırıp duruyor. Patronunun yanında. Patron erkek. Masasında oturuyor. Kadını, kendisine doğru hapşırmaması için uyarıyor. Bir başka filmde bu sefer bir minibüsteyiz. Gene bir kadın hapşırıp öksürüyor. Hapşırırken yüzüne kapattığı eliyle tuttuğu parayı önünde oturan erkeğe, şoföre vermesi için uzatıyor. Dış ses (bu da bir erkek sesi) böyle yapmamamız gerektiğini anlattıktan sonra, işin doğrusu izlettiriliyor.

Bu filmlerin satır arası, alt metinleri bize ne söylüyor? Nasıl bir ideolojik yan var bu filmlerde?

Hapşıranların, yani hastalık bulaştırma riski olanların hepsi kadın. Tehlike altında olan, erkekler. Biri bir erkek patron, öbürü bir erkek yolcu. Sağlıkları yerinde ancak hasta kadınların tehdidi altındalar. Çünkü şuursuz kadınlar etrafa virüs yayıyor ve erkekleri tehlikeye sokuyor. Filmlerde, ne hapşıran erkek var, ne de virüs tehdidi altında bir kadın.

Mizansenlerin bilinçli olarak böyle kurulduğu iddia edilebilir. Böyle bir iddianın da kötümser bir bakış olacağı düşünülür. Oysa keşke bu mizansenler kasten böyle kurulmuş olsalardı. Keşke bu filmleri hazırlayanlar, erkekleri ve kadınları bilinçli olarak böyle temsil etmiş olsalardı. Asıl böylesi iyimser bir bakış olurdu. Çünkü bu mizansenlerde kadınların ve erkeklerin temsilinde kasıt olmadığı apaçık.

Bu filmleri hazırlayanlardan hiçbiri, kadınları şöyle erkekleri de böyle gösterelim diye düşünmedi. Akıllarının ucundan bile geçmedi bu. Her şey kendiliğinden oluverdi. Kadının erkek zihnindeki yeri, bu filmlere kendiliğinden böyle yansıdı. Nasıl ki kelimelerin anlamlarını öğrendikten sonra bunları hiç düşünmeden, otomatik olarak kullanıyorsak, yaşadığımız kültürde kadının ve erkeğin nelere karşılık geldiğini de aynı şekilde yansıtıveriyoruz. Bu içselleşmiş cinsiyet algısı, muhakemeyi, düşünmeyi, akıl yürütmeyi atlayarak çalışıyor. Böyle bir hayat karşısında da kadınlar, domuzlar ve eşcinseller ev arkadaşı oluyor.

Mustafa Konur, 24 Mayıs 2009

18 Mayıs 2009

Gülsüm gerçek, hayat kısa...

Geçen hafta Malatya'da, ileride ineklik tarihinin kilometre taşı olarak anılacak bir olay yaşandı.

Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı Köyü'nde "Gülsüm" adlı bir inek, sahibinin elinden kaçıp ilköğretim okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırınca, Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ineğin sahibi olan aile hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma açılan aile de, devletin hışmından korkup ineği komşu köye sürgüne gönderdi.

Büstü kıran ineğin sahibi olayı şu sözlerle anlattı: "Her gün yaptığım gibi otlaması için dışarı çıkardım. Elimden kaçtı. Yakalamak için peşinden gittiğim sırada okulun öğrencileri ineğin bahçedeki büstü kırdığını söyledi. Olaya çok üzüldük. Ardından büstün kırılması nedeniyle soruşturma başladığını duyduk. Köye gelerek ifadelerimizi aldılar. Neredeyse tüm köylünün ifadesi alındı. Kabahatli olan bir hayvandı. Kasıt olmadığını söylesek de ceza alabileceğimiz söylendi. Bu nedenle korktuğumuz için soruşturmaya sebep olan ineğimizden kurtulmaya karar verdik."

Milli eğitim müdürünün açıklaması ise, kullandığı dil ve üsluba bakılırsa, olayın ciddiyetini gözler önüne seriyordu: "Soruşturma için bir müfettiş görevlendirildi. Olayda bir kasıt olup olmadığı veya olayın oluş biçimi hakkında kesin sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor. Köylülerden alınan bilgiler olayı bir ineğin gerçekleştirdiği yönünde."

Medyanın "Aziz Nesin hikayesi" başlığı atarak karikatürize ettiği bu mühim olayın üzerinde kimse pek durmadı. Oysa ki, olur da ileride bir gün, TC tebaası devlete karşı özgürlüğünü kazanacak olursa, Gülsüm bunun miladı olacaktır. Ama, TC yurttaşı olmanın, dahası Güneydoğulu olmanın ne mene bir şey olduğunu bir inekten öğrenmek, gene de kırıcı tabii.

Güneydoğu'yu, hatta sadece Güneydoğu'yu değil, memleketin her yönündeki hayat iklimini anlamak için, televizyona çıkan, gazetelerde köşeler yazan erkeklere ve kadınlara kulak vermektense, bir inek olan Gülsüm'ün hikayesi çok daha kafa açıcı. Yasama, yürütme, yargı erklerinin burada mostralık olduğunu, esas erkin korku erki olduğunu faş eden tek olay bu da değil. Güneydoğu'da yaşayanlar o denli korkutulmuşlar ki hayatları paranoya ikliminde sürüp gidiyor. Devletin enerji tasarrufu için dağıttığı tasarruflu ampulleri, içine dinleme cihazı yerleştirilmiştir kuşkusuyla kırıyorlar. Dahası da var: Güneydoğulu kadınlara doğum kontrolü için kurs veriliyor. Bu kursların sonunda kadınlara, gebeliği önlemek için devlet spiral takıyor. Onlar da dinleme cihazıdır diye bu spiralleri çıkarttırıyor. Hatta bu durumla ilgili fıkra olarak anlatılan bir olay var. Gerçi bunun fıkra mı yoksa gerçek bir olay mı olduğu meçhul. Çünkü durum öyle bir noktaya geldi ki, gerçeğin kurguya parmak ısırtması işten bile değil:

Güneydoğu'da devlet kadınlara yönelik doğum kontrolü kurslarında anlatıyor: Nasıl korunulur, nasıl hamile kalınmaz, istenmeyen gebeliklerden nasıl kurtulunur vs. Bu kurslara katılan kadınlardan biri de, her akşam kocasına o gün kursta öğrendiklerini anlatıyor. Kocası da merakla dinliyor. Kursun sonunda kadına spiral takıp gönderiyorlar. Akşam kocası gene soruyor, bugün neler öğrendiniz? "Bugün bir şey öğrenmedik," diyor kadın, "ama bana bir şey taktılar." Adam şaşırıyor. Neymiş o, diye soruyor. "Adı çıkıverdi aklımdan, ama artık hamile kalmayacakmışım, onun içinmiş" diyor kadın. Kocası birden telaşlanıyor. "Nasıl izin verirsin buna, deli misin sen" diye karısına bağırıyor, "kesin sana kamera takmışlardır bizi gözetlemek için!" Sonra, aç diyor karısına bacaklarını. Kadın açıyor. Kocası da sırıtan bir suratla karısının kukusunun içine doğru bakıp bağırarak el sallıyor: "Ne mutlu Türküm diyene!"

86 yıllık Cumhuriyet tarihinin özeti işte budur.

Mustafa Konur, 18 Mayıs 2009

10 Mayıs 2009

Sally Mann'in anneler günü kutlu olsun

Bugün anneler günü. Ben de gittim, yanaklarından öpüp annemin anneler gününü kutladım. Hediye alacak para olmadığı için “kuru öpücükle” denen türden bir kutlamaydı. Anneler gününde ondüla saç maşası gibi hiçbir halta yaramayacak, mutfak robotu gibi annemin mutfak halini pekiştirecek hediyeler aldığım, hatta oturup ona şiir yazdığım, evlatlığa bağlı kaldığım bir dönemim oldu tabii ki. Bu dönemin ne zaman sona erdiğini hatırlamıyorum. Bugünkü kutlama da anne, bayan, hanım, bacı gibi kutsal kılıklarla arası bozuk biri olarak kerhen yaptığım bir iş oldu. Hayatı, tam da inandığınız gibi yaşamanız her zaman mümkün olmuyor. Öyle yaşamaya kalktığınızda kaba, vurdumduymaz, düşüncesiz, öküz gibi yaftalar üzerinize ateşlenir. İnsanlar bu konuda daima tetikte; rollerin gerektirdiği davranış kalıplarına aşkla bağlılar…

Anneliği reddeden, doğurduğu çocuğu atan kadınlara hep sempati duydum. Özellikle, bunu bir kadın olma bilinciyle yapmayan, feminizmden haberi bile olmayan, anneliğe geçmeyi adeta içgüdüleriyle reddeden, hani şu “varoş kadını” denen kadınlar benim yüzümü güldürdü. Hem onların gözükaralığına imrendiğim için, hem de, doğal olduğuna inandırıldığımız “annelik rolü”nün aslında tarihsel olduğunu gösterdikleri için.

Annelik rolünü geri çeviren kadınlar, erkeklerden önce bizzat kadınlar tarafından lanetlenir. “Nasıl bir anne bu?” çığlıkları, önce kadınlardan yükselir. Amerikalı fotoğraf sanatçısı Sally Mann, çocuklarını atmamış, anneliği reddetmemiş, ancak, çocuklara yüklenen kutsallığı alaşağı ederek anneliği de ters yüz etmiş.

Mann’in “The Immediate Family” isimli fotoğraf serisinde konu, kendi çocukları. Üç çocuğunu, sigara içerken, çırılçıplak uzanmışken, hastayken, sinirliyken çekmiş. Bu fotoğraflarda, neredeyse tüm çocuk fotoğraflarına hakim kutsallıktan, masumiyetten eser yok. Büyük kızını neredeyse bir arzu nesnesi gibi sunmuş. Çocuk deyince kafasına şu meşhur ağlayan çocuk tablosu gelenler için son derece rahatsız edici fotoğraflar bunlar. Üstüne üstlük bunu yapanın bu çocukların annelerinin olması, büyük çoğunluk için tahammül ötesi.

Sally Mann’in fotoğraf çekerek özünde bir erkek işi olan izleme eylemine elinin hamuruyla karışması, zaten günahların en büyüğü. Bu kadarıyla kalmayıp kendi çocuklarını çırılçıplak fotoğraflaması olacak iş değil. Aldığı tepkiler, “bu kadının annelik hakları elinden alınsın” noktasına kadar varmış. Peki, bunu kimler istemiş? Elbette ki başka kadınlar…

Sally Mann’in anneler günü kutlu olsun…

Mustafa Konur, 10 Mayıs 2009

09 Mayıs 2009

Milliyetçilikte son nokta

Bu toplumdaki milliyetçi dürtülerin nereye vardığının belki de en çarpıcı örneği geçen gün yolda yürürken ayağıma takıldı.

Boyu 10, eni 8 santimetrelik ufak bir kart bu. Yolda yerde duruyordu. Alıp baktım. Ön yüzünde, açıkta hiçbir nokta bırakmamacasına bayrakla kaplanmış bir Türkiye haritası. Altında da şu yazı:

"VATAN, BAYRAK, MİLLET bir bütündür, ancak üzerinde insanı insan yapan değerler var oldukça yaşar."

Ne düşünürsünüz? Bu kartı kim hazırlamış olabilir? Ülkü ocakları? Alperenler civarından birileri? Ulusalcılar? Bölücülüğe karşı bir uyarı? Siyasi parti? Yoksa ordu ayar mı çekiyor? Kim gelir aklınıza?

Haliyle benim de aklımdan elektrik hızında ilk bunlar geçti. Fakat hemen o yazının altındaki "... APT. Yönetimine" ibaresini görünce afalladım. Sonra kartın arkasını çevirdim. Bu kartı hazırlayanların yanında benim hayalgücümün ne denli kısır olduğu gerçeği bir tokat gibi patladı suratımda.

Elimde, bir ilaçlama şirketinin, apartmanlara ilaçlama teklifi sunmak için hazırladığı, posta kutularına atılan türden bir kart tutuyordum. Kartın arka yüzünde, apartmanın hangi kısımlarının ilaçlanacağı, bedelinin 70 lira olduğu, adres ve şirketin kendini öven cümleleri gibi ayrıntılar yer alıyordu.

Herkesin duyabileceği bir sesle "oha!" dediğimi hatırlıyorum.

Anlamadım. Ve hala anlayabilmiş değilim. Şirket neden bu milliyetçi giysiyi kullanmıştı? Nasıl bir mantık silsilesiyle hazırlandı bu kart? Apartmandaki böceklerle vatanın bölünmez bütünlüğü arasında ne alaka vardı? Toplumdaki milliyetçi tepkilerin artık her türlü mantık silsilesini by-pass ederek oluştuğunu biliyordum. Türk deyince kuyruğunu sallayan, Kürt deyince havlayan birer Pavlov köpeği haline getirildiğimiz ortadaydı. Ama iş buraya kadar mı varmıştı? İşi böcek öldürmek olan bu şirket, hizmetini pazarlarken neden milliyetçi mesaj kullanma gereği duymuştu?

Zihnimin hala umudunu yitirmemiş yanı, cümledeki "Ancak"a takılıverdi. Acaba bir ayrıntıyı gözden mi kaçırıyordum? "Ancak" zarfı, bir düşünceye karşıt ikinci bir düşünceyi anlatmak için kullanılırdı. Cümlenin "ancak"tan önceki kısmına karşıt bir düşünce mi söz konusuydu da ben mi anlamamıştım? Yani şunu mu demeye getiriyordu bu çılgın ilaçlama şirketi: Vatan, bayrak, millet, bunlara eyvallah, ama yetmez, o vatanın üzerinde insanı insan yapan değerler var oldukça bunlar anlamlıdır. Diyelim ki mesaj bu. Ama gene ne alaka? Çünkü eğer böyleyse, şirket, eksik olanı kendisinin sunduğunu iddia ediyor olmalı. Bu şirketin işi ne? Apartmanlardaki böcekleri öldürüyor...

Yoksa ben, bu ülkedeki gelişmelerde artık mantık aranmaması gerçeğini yeterince kavrayamamış mıydım?

Yoksa bu ilaçlama şirketi müthiş bir şark kurnazlığı mı yapıyordu para kazanmak için?

Eğer mecbur kalsam, hangisini tercih ederdim: Apartmandaki böcekleri mi, yoksa bu ilaçlama şirketini mi?

Ve zavallı Gregor Samsa, niye böceğe dönüşmüştü?
Mustafa Konur, 9 Mayıs 2009

23 Nisan 2009

Çocuk bayramıymış... Altıma doğru!

Bugün 23 Nisan…

Bugün kurulan birçok cümle böyle başladı.

89 yıldır çocuk bayramı diye yutturulan 23 Nisan’ın, ne milli egemenlikle ne de çocuklarla ilgisi olduğunu anlamak için uzun boylu kafa patlatmayı gerektirmeyecek kadar çıplaktı manzara.

Taksim’de yapılacak resmi tören için, okullardan toplanan küçük çocuklar anıtın karşısına yerleştirilmiş. Hepsi bacak kadar. Hava soğuk. Soğuk olacağı bir gün öncesinden belli. Çocukların üstünde kısa kollu tişört ve ekose yelekten oluşan sivil üniformalar var. Soğuktan titriyorlar. Burada çocuk bayramı kutlanıyor! Tam karşılarında devlet erkanı var. Kalın paltolarının içinde devlet terbiyesiyle duruyorlar. Çocuklar hazırolda kalmaları gerektiğini biliyor ama soğuk galip gelmiş, birbirlerine sokulup kıpır kıpır ısınmaya çalışıyorlar. Tören bitiyor. Şehrin en tepedeki sivil ve asker yetkilileri, uzatılan mikrofonlara havanın ne kadar soğuk olduğundan yakınarak çocukların yanından geçip gidiyor.

Her sabah bu çocuklara, öğrenci andı denen o utanç verici yemin tekrarlattırılıyor. Her sabah bu çocuklar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirttirilerek, kendi varlıklarının bir hiç olduğuna ikna ediliyor. Bu çocuklar, her sabah; yurt, millet, vatan, ülkü gibi ne olduğu belirsiz kavramları canlarından ve hayattan daha çok seveceklerine yemin ettiriliyor! Muhtemelen hiçbiri, bu yeminin, Mussolini İtalya’sından ithal edilip bire bir tercüme edildiğini, dolayısıyla bu yemini ederek hayatı değil ölümü kutsadıklarını bilmiyor.

Yer, Diyarbakır. Herkes gene bir anıtın önünde. Tören yapılacak. Protokolde kimse yerini şaşırmasın, her şey kitabına uygun olsun diye, şehrin sivil ve asker yetkililerinin nerede duracağı yere konan metal yuvarlak isimliklerle saptanmış. Ancak şehrin belediye başkanı, kutlamaları protesto ettiği için gelmemiş. Sadece isimliği var. Hemen bitişiğinde vali, onun yanında da ikinci hava kuvvet komutanı. Tam tören başlayacakken, komutan, belediye başkanına ayrılan yere geliyor. Ayakkabısının ucuyla isimliği kenara ittirip “götürün şunu” diyen bir baş hareketiyle askerlere emir veriyor. İsimlik hemen uzaklaştırılıyor. Komutan, kendine ayrılan noktada değil, kovduğu belediye başkanına ait noktada dimdik yerini alıyor.

Diyarbakır’ın iki şehir uzağında Hakkari var. Türkiye genelinde Kürtlere yönelik başlatılan operasyon çerçevesinde birçok insan gözaltına alınmış, tutuklanmış. Bunu protesto etmek için Hakkarililer sokakta. İçlerinde çocuklar da var. Kar maskeli özel harekat polisleri, panzerler, boyalı su sıkan araçlar havayı ağırlaştırmış. Sokağa dökülen insanların üzerlerine acımasızca gidiyorlar. Devletin yıllardır sadece şiddet diliyle konuştuğu Kürtlerin çocuklarının da elinde tek bir dil kalmış: Taş atmak. Polise taş atıyorlar. Ortalık biraz dağılınca, bir özel harekat polisi taş atan çocuklardan birini yakalayıveriyor. Elindeki uzun namlulu silahın dipçiğiyle çocuğun kafasına defalarca vuruyor. Yetmiyor. Yere yığılan çocuğa tekmelerle girişiyor. İşi bitince çekip gidiyor. Biraz sonra başka bir polis çocuğun yanına geliyor. Yerde ölü gibi yatan çocuğun kolunu kaldırıp bakıyor. Yere düşüyor kol. Hiçbir şey yapmadan, yardım bile çağırmadan o da çekip gidiyor… Bu çocuk ve polisin silahla vura vura yere yığdığı daha üç çocuk, şu anda hastanede yaşam savaşı veriyor. Akşama kalmıyor, polisten yediği dayak görüntüleri ekranda yayımlanan çocuğun evine meçhul bir saldırı düzenleniyor. Ses çıkarmamalılar, yoksa daha fenası olur…

Sevdikleri bir resmi duvara asmak isteyenlerin çoğu, çerçevesiz çıplak duracağını düşünür. Yukarıdaki Türkiye resmini giydirip bütünleyecek çerçeveyi de, aynı gün, genelkurmay başkanı bizzat veriyor… 23 Nisan diye çocuklarla beraber genelkurmay başkanı. Birkaç ay önce ekranlara çıkıp parmağını sallaya sallaya bizi azarlarken takındığı o köpür köpür surat ifadesinden eser yok. Çok sevimli. Çocukların saçını başını okşuyor. Sonra bir soru soruyor: "Söyleyin bakiim, hangi takımı tutuyorsunuz?" Çocuklar yanıt veriyor; şudur budur. Komutan ağzındaki baklayı çıkarıveriyor: “Ama hepsi Türk takımı di mi, şu takım, bu takım yok.”

Türkiye, dev bir ikna odası. Çoluk çocuk demeden, hepimiz, her gün, her an, kişiliksizleştirmeye maruz kalıyoruz. Devlet ve onu işleten kurumlar ve kişiler, farklılıklarımızı budamak, bizim için öngörülenden farklı düşünmemizi engellemek, hepimize aynı üniformayı giydirmek için canla başla çalışıyor. Tüm bir eğitim sistemi, aile ilişkileri, devlet düzeni, sosyal ilişkiler, birbirimizle ilişkilerimiz, çocuk yetiştirme biçimleri, egemen kültür, bunların hepsinde ama hepsinde, bu kişiliksizleştirme temel motif. Otonom sinir sistemimizin yöneticisi, istem dışı hareketlerimizin düzenleyicisi, hipotalamusumuz genelkurmay başkanı, ağaç yaşken eğilir diyerek, çocuklara ayar veriyor: Şu bu yok, hepiniz aynısınız, aynı olmalısınız.

İşte bu yüzden, tam da bu yüzden işte, 23 Nisan çocuk bayramı falan değildir. 23 Nisan, diğer tüm bayramlar gibi, hepimize devletin kutsal olduğu hatırlatılarak ayar verildiği, kimin altta kimin üstte olduğunun törenlerle, ritüellerle bir kez daha gösterilip pekiştirildiği, devletin beyin kıvrımlarımızı ütülediği bir gündür. Ama en önemlisidir. Malzemesi çocuklar olduğu için en önemlisidir. Çünkü yılanın başını küçükken ezmek gerekir. Soğuktan ölsen de, üşüdüğünü söylemeyeceksin. Bir anıtın karşısında hazırolda dikilmek senin canından daha kutsaldır. İleride ana baba olunca, niye benim çocuğumu soğukta hasta ediyorsunuz diye sormak aklına bile gelmemeli, gelse bile sana öğretilen devlet terbiyesi galip çıkmalıdır. Sonra, gerekirse devletin senin varlığına kast etmesine ses çıkarmayacaksın. Yoksa, şimdi üşüyen o küçük kolların, günü gelir, tekmeyle dipçikle canını verir. Her sabah benim kutsal olduğuma yemin edeceksin. Çünkü sen varlığını bana borçlusun, atana borçlusun. Sen hiç olduğunu kabul ettikçe, ben seni yok etmeyeceğim...

Peki, ne yapmak gerekir. Kısa ve tek kerelik bir hayatı, bu ülkede, daha mutlu yaşayabilmek için ne yapmak gerekir? Paşaların arasında hayata yer açabilmek için, isimlerimizi korumak için; anıtların, çelenklerin, törenlerin, üniformaların ortasında nefes alabilmek için nereye dönmek, nerede durmak gerekir?

Zor soru.

Ama kimbilir, belki de Ece Ayhan’a sarılmak lazım gelir…

Çünkü, aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.

Çünkü, dirim kısa ölüm uzundur cehennemde herhal abiler.

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler.

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler...

Çocuklara, “söyleyin bakiim, sevgiliniz var mı?” diye soracak genelkurmay başkanları bir gün çıkar mı, abiler?

O yaşta çocuğun sevgilisi mi olurmuş diye saçmalamayın, abiler.

Herkesin her yaşta, cisimli cisimsiz, hep bir sevgilisi illa ki vardır, abiler.

Bu da çok romantik kaçtı, diye düşünmeyin abiler.

Bırakın kalbinize biraz hayat kaçsın, bu hayatidir, ey abiler!

Mustafa Konur, 23 Nisan 2009

11 Ocak 2009

"Yeni bir dünya kurmak zaruri!"

Resim tarihinde bazen garip kehanetlere rastlanır. Örneğin Bruegel'in 1560'larda yaptığı "Ölümün Zaferi" adlı tablo, Nazi temerküz kamplarının kehaneti gibidir. Bruegel'den yarım yüzyıl önce, Hieronymus Bosch, "Milenyum Üçlemesi"ni (Millennium Triptych) yapmıştı. Soldaki panelde, Adem ve Havva cennettedir, ortadaki büyük panelde "Dünyevi Zevkler Bahçesi" yer alır, sağdaki panel ise cehennemi tasvir eder. İşte o cehennem, bugünün dünyasının, yüzyılın sonunda globalleşme ve yeni ekonomik düzen vasıtasıyla dünyaya empoze edilen zihinsel iklimin kehaneti gibi.

Açıklamaya çalışayım: Bu söylediğimin tablodaki sembolizmle pek alakası yok. Bosch'un kullandığı sembollerin kaynağı büyük bir ihtimalle 15. Yüzyılın gizli kafir cemaatlerinin dilidir. Bu cemaatler, şerin üstesinden gelmenin, cenneti dünya üzerinde kurmakla mümkün olacağına inanırlardı. Bosch'un cehennem vizyonunda bir kâhinlik varsa eğer, bu, detaylardan ziyade, resmin bütünündedir. Ya da başka bir deyişle, cehennem mekanını kurma biçimindedir. Orada ufuk yoktur. Eylemler arasında devamlılık yoktur. Ne geçmiş vardır, ne de gelecek. Sadece ölçüsüzlüğün şamatası, şimdiki zamanın parçalanmışlığı vardır. Bu mekânı CNN'in tipik bir haber bülteniyle veya medyadaki herhangi bir haber-yorumla karşılaştıralım.


Bosch'un kehaneti, bize bugün globalizmin nüfuzu altındaki medyanın resmettiği dünyadır. Her ikisi de parçaları birbirine uymayan bir puzzle gibidir. Bu "puzzle" terimi Zapatistların altkumandanı Marcos'un yeni dünya düzeni hakkında yazdığı açık mektupta kullandığı ifadedir. Marcos'a göre, gezegenimiz dördüncü dünya savaşının muharebe meydanıdır. Üçüncüsü "soğuk savaş"tı.) Muhariplerin amacı, piyasalar vasıtasıyla dünyayı fethetmektir.

"Bir puzzle ile karşı karşıyayız" diyor Marcos. "Bugünün dünyasını anlayabilmek için parçaları birleştirmeye kalkıştığımızda bir sürü parçanın eksik olduğunu fark ederiz. Yine de, bu çelişkinin bisanoğlunun imhası ile son bulmamasını umut ederek yedi parça ile bir başlangıç yapabiliriz. Resimleyerek, boyayarak, keserek ve diğerleriyle bir araya getirerek bu global puzzle'ı çözüme kavuşturabiliriz".Marcos'un sözünü ettiği birinci parça, dolar biçiminde ve yeşil. Bu parça, global zenginliğin giderek daha az sayıda elde toplanmasından ve bugüne dek eşi benzeri görülmemiş umutsuz yoksullardan oluşuyor. İkinci parça bir üçgen ve yalanı içeriyor. Yeni düzen, üretimi ve insani faaliyetlerini rasyonalleştireceğini ve modernize edeceğini iddia ediyor. Yaptığı ise sanayi devriminin başlangıcındaki barbarlığa dönüş. Önemli bir farkla: Bu barbarlığa itiraz eden bir etik düşünce veya ilkenin denetimiyle karşı karşıya gelmeden.

Üçüncü parça kısır döngü misali çember şeklinde. Zorunlu göçü içeriyor. Hiçbir şeyleri olmayanlar, hayatlarını idame ettirebilmek için göç etmeye çabalıyorlar. Ancak, yeni düzen gece gündüz şu prensiple işliyor: Her kim ki üretmiyor ve her kim ki tüketmiyor ve her kim ki bankaya koyacak parası yok, o fuzulidir. Dolayısıyla göçmenler, topraksızlar, evsizler sistemin artığı muamelesi görüyor: Elimine edilmeleri gerekiyor.

Dördüncü parça, bir ayna gibi dikdörtgen. Ticeri bankalar arasındaki kesintisiz alışverişi içeriyor. Ve dünyanın vurguncuları suç işlemek için de globalleşmiş bulunuyor. Beşinci parça, üç aşağı beş yukarı bir pentagon. Bu beş köşeli parça fiziki baskıyı, zulmü içeriyor. Yeni düzende ulus devletler ekonomik bağımsızlıklarını, siyasi inisiyatiflerini ve egemenliklerini yitirdiler. Ulus devletlerin yeni görevi, kendilerine ne tahsis edilmişse onu işletmek ve piyasanın mega şirketlerinin çıkarlarını korumak.

Altıncı parça, kesik kesik çizgiler. Bunlar kırılmaları, dağılmaları içeriyor. Yeni dünya düzeni bir yandan sınırları ve mesafeleri kaldırıyor, öte yandan parçalara bölünmeyi provoke ediyor ve sınırları çoğaltıyor.

Yedinci parça cep biçiminde ve yeni düzene çeşitli direniş cephelerini içeriyor.

Bu yedi parçanın bir araya gelip anlamlı bir bütün oluşturması mümkün değil. Bu anlamsızlık, bu saçmalık yeni düzenin daimi hastalığı. Tıpkı Bosch'un kehanetindeki gibi, ufuk yok. Dünya bir yangın yeri. Klostrofobi had safhada. Tıpkı Bosch'un cehennemindeki gibi.: Başka bir yerin, başka türlü bir hayatın emaresi yok. Hapishane durumu. Ve böyle bir indirgemenin kaçınılmaz sonucu: İnsan aklının açgözlülüğe indirgenmesi.

Marcos mektubunu şöyle bitiriyordu: "Yeni bir dünya kurmak zaruri. Birçok dünyayı kapsayan bir dünya. Bütün dünyaları içeren bir dünya".

Bosch'un tablosunun bize hatırlattığı şu: Alternatif bir dünya kurmanın ilk adımı, zihnimize yerleştirilmiş olan dünya resmini reddetmek. Başka bir hayati zorunluluk. Önce bir ufuk keşfetmek gerekiyor. Ama bunun için de umudu yeniden tanımlamak lazım. Umut, bir inanç eylemidir ve ancak başka somut eylemlerle beslenebilir. Örneğin, yaklaşma eylemi, mesafeleri ölçmek ve ona doğru yürümek...

Direniş eylemi, bize sunulan dünya-resmini reddetmek değildir sadece, kınamaktır da. Ve cehennem, içerden kınanınca cehennem olmaktan çıkar.

Bugün, varolan direniş cephelerinde, Bosch'un "Milenyum Üçlemesi"nin öteki panellerini, "Adem ve Havva" ile "Dünyevi Zevkler Bahçesi"ni karanlıkta, meşale ışığında seyredelim. Buna ihtiyacımız var.

John Berger, 20 Kasım 1999, The Guardian

Yoksulların Gözleri


Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle; bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz. Hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişlerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya gülen hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av etleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp Bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan Hebes'leri, Ganymedes'leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün söylenbilimi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırk yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğunu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir küçük yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırtıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. Olağanüstü denebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

"Ne güzel! Ne güzel!" diyordu babanın gözleri, "yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki." - "Ne güzel! Ne güzel!" diyordu oğlanın gözleri, "ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası." En küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, Ay'la esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: "Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!" dediniz bana. "Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!"

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgilim, sevişenler arasında bile!

Charles Baudelaire, "Paris Sıkıntısı"ndan...