23 Nisan 2009

Çocuk bayramıymış... Altıma doğru!

Bugün 23 Nisan…

Bugün kurulan birçok cümle böyle başladı.

89 yıldır çocuk bayramı diye yutturulan 23 Nisan’ın, ne milli egemenlikle ne de çocuklarla ilgisi olduğunu anlamak için uzun boylu kafa patlatmayı gerektirmeyecek kadar çıplaktı manzara.

Taksim’de yapılacak resmi tören için, okullardan toplanan küçük çocuklar anıtın karşısına yerleştirilmiş. Hepsi bacak kadar. Hava soğuk. Soğuk olacağı bir gün öncesinden belli. Çocukların üstünde kısa kollu tişört ve ekose yelekten oluşan sivil üniformalar var. Soğuktan titriyorlar. Burada çocuk bayramı kutlanıyor! Tam karşılarında devlet erkanı var. Kalın paltolarının içinde devlet terbiyesiyle duruyorlar. Çocuklar hazırolda kalmaları gerektiğini biliyor ama soğuk galip gelmiş, birbirlerine sokulup kıpır kıpır ısınmaya çalışıyorlar. Tören bitiyor. Şehrin en tepedeki sivil ve asker yetkilileri, uzatılan mikrofonlara havanın ne kadar soğuk olduğundan yakınarak çocukların yanından geçip gidiyor.

Her sabah bu çocuklara, öğrenci andı denen o utanç verici yemin tekrarlattırılıyor. Her sabah bu çocuklar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirttirilerek, kendi varlıklarının bir hiç olduğuna ikna ediliyor. Bu çocuklar, her sabah; yurt, millet, vatan, ülkü gibi ne olduğu belirsiz kavramları canlarından ve hayattan daha çok seveceklerine yemin ettiriliyor! Muhtemelen hiçbiri, bu yeminin, Mussolini İtalya’sından ithal edilip bire bir tercüme edildiğini, dolayısıyla bu yemini ederek hayatı değil ölümü kutsadıklarını bilmiyor.

Yer, Diyarbakır. Herkes gene bir anıtın önünde. Tören yapılacak. Protokolde kimse yerini şaşırmasın, her şey kitabına uygun olsun diye, şehrin sivil ve asker yetkililerinin nerede duracağı yere konan metal yuvarlak isimliklerle saptanmış. Ancak şehrin belediye başkanı, kutlamaları protesto ettiği için gelmemiş. Sadece isimliği var. Hemen bitişiğinde vali, onun yanında da ikinci hava kuvvet komutanı. Tam tören başlayacakken, komutan, belediye başkanına ayrılan yere geliyor. Ayakkabısının ucuyla isimliği kenara ittirip “götürün şunu” diyen bir baş hareketiyle askerlere emir veriyor. İsimlik hemen uzaklaştırılıyor. Komutan, kendine ayrılan noktada değil, kovduğu belediye başkanına ait noktada dimdik yerini alıyor.

Diyarbakır’ın iki şehir uzağında Hakkari var. Türkiye genelinde Kürtlere yönelik başlatılan operasyon çerçevesinde birçok insan gözaltına alınmış, tutuklanmış. Bunu protesto etmek için Hakkarililer sokakta. İçlerinde çocuklar da var. Kar maskeli özel harekat polisleri, panzerler, boyalı su sıkan araçlar havayı ağırlaştırmış. Sokağa dökülen insanların üzerlerine acımasızca gidiyorlar. Devletin yıllardır sadece şiddet diliyle konuştuğu Kürtlerin çocuklarının da elinde tek bir dil kalmış: Taş atmak. Polise taş atıyorlar. Ortalık biraz dağılınca, bir özel harekat polisi taş atan çocuklardan birini yakalayıveriyor. Elindeki uzun namlulu silahın dipçiğiyle çocuğun kafasına defalarca vuruyor. Yetmiyor. Yere yığılan çocuğa tekmelerle girişiyor. İşi bitince çekip gidiyor. Biraz sonra başka bir polis çocuğun yanına geliyor. Yerde ölü gibi yatan çocuğun kolunu kaldırıp bakıyor. Yere düşüyor kol. Hiçbir şey yapmadan, yardım bile çağırmadan o da çekip gidiyor… Bu çocuk ve polisin silahla vura vura yere yığdığı daha üç çocuk, şu anda hastanede yaşam savaşı veriyor. Akşama kalmıyor, polisten yediği dayak görüntüleri ekranda yayımlanan çocuğun evine meçhul bir saldırı düzenleniyor. Ses çıkarmamalılar, yoksa daha fenası olur…

Sevdikleri bir resmi duvara asmak isteyenlerin çoğu, çerçevesiz çıplak duracağını düşünür. Yukarıdaki Türkiye resmini giydirip bütünleyecek çerçeveyi de, aynı gün, genelkurmay başkanı bizzat veriyor… 23 Nisan diye çocuklarla beraber genelkurmay başkanı. Birkaç ay önce ekranlara çıkıp parmağını sallaya sallaya bizi azarlarken takındığı o köpür köpür surat ifadesinden eser yok. Çok sevimli. Çocukların saçını başını okşuyor. Sonra bir soru soruyor: "Söyleyin bakiim, hangi takımı tutuyorsunuz?" Çocuklar yanıt veriyor; şudur budur. Komutan ağzındaki baklayı çıkarıveriyor: “Ama hepsi Türk takımı di mi, şu takım, bu takım yok.”

Türkiye, dev bir ikna odası. Çoluk çocuk demeden, hepimiz, her gün, her an, kişiliksizleştirmeye maruz kalıyoruz. Devlet ve onu işleten kurumlar ve kişiler, farklılıklarımızı budamak, bizim için öngörülenden farklı düşünmemizi engellemek, hepimize aynı üniformayı giydirmek için canla başla çalışıyor. Tüm bir eğitim sistemi, aile ilişkileri, devlet düzeni, sosyal ilişkiler, birbirimizle ilişkilerimiz, çocuk yetiştirme biçimleri, egemen kültür, bunların hepsinde ama hepsinde, bu kişiliksizleştirme temel motif. Otonom sinir sistemimizin yöneticisi, istem dışı hareketlerimizin düzenleyicisi, hipotalamusumuz genelkurmay başkanı, ağaç yaşken eğilir diyerek, çocuklara ayar veriyor: Şu bu yok, hepiniz aynısınız, aynı olmalısınız.

İşte bu yüzden, tam da bu yüzden işte, 23 Nisan çocuk bayramı falan değildir. 23 Nisan, diğer tüm bayramlar gibi, hepimize devletin kutsal olduğu hatırlatılarak ayar verildiği, kimin altta kimin üstte olduğunun törenlerle, ritüellerle bir kez daha gösterilip pekiştirildiği, devletin beyin kıvrımlarımızı ütülediği bir gündür. Ama en önemlisidir. Malzemesi çocuklar olduğu için en önemlisidir. Çünkü yılanın başını küçükken ezmek gerekir. Soğuktan ölsen de, üşüdüğünü söylemeyeceksin. Bir anıtın karşısında hazırolda dikilmek senin canından daha kutsaldır. İleride ana baba olunca, niye benim çocuğumu soğukta hasta ediyorsunuz diye sormak aklına bile gelmemeli, gelse bile sana öğretilen devlet terbiyesi galip çıkmalıdır. Sonra, gerekirse devletin senin varlığına kast etmesine ses çıkarmayacaksın. Yoksa, şimdi üşüyen o küçük kolların, günü gelir, tekmeyle dipçikle canını verir. Her sabah benim kutsal olduğuma yemin edeceksin. Çünkü sen varlığını bana borçlusun, atana borçlusun. Sen hiç olduğunu kabul ettikçe, ben seni yok etmeyeceğim...

Peki, ne yapmak gerekir. Kısa ve tek kerelik bir hayatı, bu ülkede, daha mutlu yaşayabilmek için ne yapmak gerekir? Paşaların arasında hayata yer açabilmek için, isimlerimizi korumak için; anıtların, çelenklerin, törenlerin, üniformaların ortasında nefes alabilmek için nereye dönmek, nerede durmak gerekir?

Zor soru.

Ama kimbilir, belki de Ece Ayhan’a sarılmak lazım gelir…

Çünkü, aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.

Çünkü, dirim kısa ölüm uzundur cehennemde herhal abiler.

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler.

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler...

Çocuklara, “söyleyin bakiim, sevgiliniz var mı?” diye soracak genelkurmay başkanları bir gün çıkar mı, abiler?

O yaşta çocuğun sevgilisi mi olurmuş diye saçmalamayın, abiler.

Herkesin her yaşta, cisimli cisimsiz, hep bir sevgilisi illa ki vardır, abiler.

Bu da çok romantik kaçtı, diye düşünmeyin abiler.

Bırakın kalbinize biraz hayat kaçsın, bu hayatidir, ey abiler!

Mustafa Konur, 23 Nisan 2009

Hiç yorum yok: