12 Eylül 2009

O yeşil palto

12 Eylül 1980 sabahı ben balkondan sokağa bakıyordum. Babam heyecanlı telefon konuşmaları yaparak arkadaşlarıyla sevincini paylaşıyordu. Annem mutfaktaydı...

O tarihten yirmi beş yıl sonra, bugün, trendeki çocukların bu gürültüsü, o sabah on yaşımda kulağıma yerleşen sessizliği hatırlatıyor.

Sokak gazetecisi o gün geçmemişti. Ortalıkta kedi köpek bile yoktu. Biri sanki düğmesine basıp kapamıştı sokağı. Yirmi beş yıl sonra çıkan bu gürültü, hafızamda kendiliğinden adresini bulup o sessizliğin yanına kaydoluyor. İki gün önce tam kalbinin üzerinden bıçaklanan arkadaşımın yattığı hastaneye varmam yarım saati bulmaz. Bu çocuklar sabahtan beri trende gidip geliyor olmalılar. Akşama kadar Sirkeci-Halkalı arası böyle devam edecekler. Yaşı daha büyük olanlar kapının dışına asılıp trenin hızına meydan okuyor. Küçük olanları açık kapılardan ayaklarını uzatmakla yetiniyor. Hangisi kendisini daha çok tehlikeye attıysa akşam o daha gururlu uyuyacak. Okula gidiyor da olsalar, orada bir numaradan fazla bir şey değiller. Babaları asgari ücretli de olsa, gene de işsizdir. Gündeliğe gittikleri evlerin yüce gönüllü hanımları, ekşimiş yemekleri analarına verip vicdanını temizliyordur. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, umutsuz, geleceksiz, şimdiden delirmiş çocuklar olarak tren kapılarından dışarı sarkıyor.

Hastaneye varınca arkadaşımın göğsüne bir boru takıldığını öğreniyorum. İçeride birikmiş kan yavaş yavaş plastik bir kutuya boşalıyor. Birbirimize boş gözlerle bakıyoruz. Aklımız almıyor, o bıçak oraya niye girdi? Sırf eşcinsel diye mi? Bu toplumun nasıl ırzına geçilmiştir ki birini sadece eşcinsel olduğu için yolda yürürken bıçaklayabilecek kadar hayattan umudunu kesmiş insanlar yaratır? Yıllar boyunca edindiğimiz birikim, bu soruların yanıtını veremiyor. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, bir bıçak olarak arkadaşımın göğsüne saplanıyor.

25 yıl önce, 12 Eylül 1980 sabahı, babam çok sevindiğine göre iyi bir şey oldu diye düşünüyordum. Annem her günkü gibi mutfakta yemek pişiriyordu, demek ki çok da önemli bir şey olmamalıydı bu “ihtilal”. Babam bu sözcüğü kullanıyordu. Telefonda arkadaşlarına söylediklerine bakılırsa, hasretle beklenen bir şey olduğu için sevinmeliydik. Yıldırım baskı yapan gazetelerde asker üniformalı yaşlı adamların ülkenin idaresine el koyduğunu okuyordum. Salonun duvarında subay üniformalı bir resmi asılı duran dedemle aynı kıyafetleri giydiklerine göre bu adamlar iyi adamlar olmalıydılar. Hem babam da sevinmişti. Fakat sokaktaki sessizliği, ortalığın neden ıssızlaştığını anlayamıyordum. Ve bu ihtilal denen şeyin ne işe yaradığını da...

12 Eylül’ün hikmetini bir yıl sonra babamın yeşil paltosu sayesinde anladım. On iki yaşıma geldiğimde, babam beni hayat çarkıyla tanıştırmak için gittiği her yere götürmeye başlamıştı. Gene bir gün onunla dışarı çıkarken üzerinde daha önce hiç görmediğim bir palto giydiğini gördüm. Yeni almamış. Uzun yıllardır gardıropta duruyormuş. Gerektiği zaman giyilecek bir paltoymuş. Yedek subaylığı sırasında ordu vermiş. Orduya da bilmem hangi tarihte Almanlar yardım olarak göndermiş. Yıllar sonra bu palto İkinci Dünya Savaşı filmlerinde de karşıma çıkacaktı. Tam bir Nazi paltosuydu. Üzerinde hiçbir rütbe, hiçbir işaret yoktu ama giyildiği anda kişiyi bir otorite öznesine dönüştürüyordu. Tek başına bile yıldırıcıydı. O gün babamla Bağ-kur’a gittik. Sigorta işlerini halledecekti. Paltonun etkisini artırsın diye babasından kalan İstiklal Madalyası’nı da sol göğsüne iliştirmişti. Binadan içeri girer girmez o paltonun hikmetini ben bile kavradım. Herkesin dikkatini çekiyor, insanlar endişeli gözlerle babama bakıyordu. İlgili memur, kalabalık yüzünden paltoyu fark etmemiş olsa gerek, işlemlerin bitmediğini, imzaların tamamlanmadığını, daha sonra tekrar gelmesini söyleyerek babamı başından savmaya çalışıyordu. Babamın sesi yükselmeye başladı. Kalabalığın arasından sıyrılıp sert bir sesle hemen o anda işinin bitirilmesini söyledi. “Ne halt ediyorsunuz burada, yoksa 12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?!” Babamın bu sert cümlesini duyan memurlar, önce onun yeşil paltosuna bakmış, sonra iki saniye içinde elleri ayakları birbirine karışarak dosyasını aramaya koyulmuşlardı. Anlamıştım ki 12 Eylül, işte bu yeşil paltoydu.

Babam, 12 Eylül’ü üzerine giymeyi yıllarca sürdürdü. 12 Eylül'e ve Kenan Evren'e bağlılığı ölene kadar sürdü. Tapınma derecesindeki Atatürk sevgisi şimdi Kenan Evren’de cisimleşiyordu. Daha minicik bir bebekken babası tarafından Atatürk’le tanıştırılmış, kafası okşanmıştı. Benim büyüdüğüm eve babam tarafından yerleştirilen derin Atatürk atmosferinin altında böyle bir mitolojik hikâye de yatıyordu. Duvarlardaki Atatürk fotoğraflarının yanına Kenan Evren’inkiler de asıldı. O sıralarda Evren, şehir şehir ülkeyi dolaşarak yaptığı konuşmalarla paranoyak bir toplumun tohumlarını atıyordu. “Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız düşman” idi. “Asmayalım da besleyelim mi?” idi. Tamamı televizyondan yayımlanan bu konuşmalar, şimdiki dizi reytinglerini katlayacak kadar çok izlenirdi. İzlenmekle kalmıyor, komşu ziyaretlerindeki sohbetlerin baş konusunu oluşturuyordu. Eğer mevsim yazsa, Evren konuşurken televizyonun sesi ve pencereler iyice açılıyor, insanlar birbirlerine 12 Eylül öncesine dönmek istemeyenlerden olduklarını kanıtlamaya çalışıyordu. Babamın bir hafiye gibi kim vatan haini kim değil diye takibe giriştiğini biliyordum. Türk bayrağı asmayanları mimliyordu.

İşin ilginci benim babam bir Rum'la evlenmişti. Annemden önceki sevgilisi de Rum’du. Oğlu küçükken sokakta “gâvur çocuğu” diye aşağılanırdı. Bir de o günlerde bilmiyordu ama, son nefesini bir Ermeni hastanesinde verecekti. Ama Kenan Evren’i ve 12 Eylül’ü çok seviyordu. Evren emekli olup ortalıktan çekildikten sonra da ona duyduğu sadakat devam etti. Evren’e yönelik eleştiriler zamanla biraz daha yüksek sesle dile getirilir olmuştu. İşte o günlerde babam, yalnız değilsin demek ister gibi Evren ile yazışmaya başladı. Her önemli günde, her milli bayramda, memleket meseleleri ile ilgili yaptığı her açıklama sonrasında tebrik telgrafı gönderiyordu. Kenan Evren de Mısır’daki uzak akraba kıvamında bir ferdi olmuştu ailemizin. Evren’den gelen ilk bir iki yanıt, kendi el yazısını taşıyordu. Ama sonrakiler, matbaada basılmış hazır teşekkür mektuplarıydı. Bunları görünce babamın yüzündeki burukluğa üzülmüştüm. Gene de sadakatinden hiç kaybetmemiş, mektuplarını göndermeyi sürdürmüştü. Bir keresinde telefonda bile konuşmuşlardı. Geçirdiği ciddi bir ameliyat sonrasında Evren, Harbiye Orduevi’nde dinleniyordu. Babam, Evren’in sağlık durumunu gün gün takip etmişti. Bir geçmiş olsun demek, halini hatırını sormak için telefonla arayacaktı. Telefonun olduğu odaya kapandı rahat rahat konuşmak için. Eli ayağına dolanıyordu heyecandan. Ama odadan çıktığında pek mutlu değildi. Evren babamın adını hatırlamamıştı. Oysa babam, gönderdiği mektuplar sayesinde Evren tarafından bilinir biri olduğunu düşünüyordu hep.

O çok gürültülü günlerden kafama kazınan başka bir sessizlik de, bir Rum olan annemin sessizliğiydi. Olaylar hakkında fazla konuşmaz, yemek pişirir, dikiş dikerdi. Olup bitenlere kafası basacak yaşta değildim ama anneme bakınca yüzünde taşıdığı tek başınalığı hissederdim. Zaten onun sessizliği bir başka eylülde, 6-7 Eylül 1955’te başlamıştı. Demokrat Parti’nin bile isteye yarattığı o korkunç faşist dalga sayesinde bu toplumda bir “öteki” olduklarını ve hep öyle kalacaklarını anlamışlardı. Tam elli yıl önceki 6-7 Eylül olayları onun ailesini de vurmuştu. Babasının dükkanı yıkılmış, evleri saldırıya uğramış, hep dost oldukları Türkler o gün birer düşmana dönüşmüştü. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Sokakta saldırıya uğrasalar, karakoldaki polis “sen merak etme, yakında tüm gâvurları def edeceğiz” diyerek saldırganı koruyordu. Onlar kendilerini Türk saysa da, adları, dinleri başkaydı. İzmir’den denize dökülenlerin artıklarıydılar. Bu topraklarda Türklüğün kanla, kökenle ölçülmediği, kendine Türk diyen herkesin Türk kabul edildiği safsatası, tıpkı bugünkü gibi o gün de tutmuyordu. 1964’te babası, yirmi bin Rum ile beraber Türkiye’den kovulunca ve ailesinin diğer üyeleri de babalarının peşinden Yunanistan’a gidince, annem burada kaldı. Bir Türk'le evliydi. Ama Yunanistan’a gitse orada da “Türk tohumu” diye dışlanacağını biliyordu. Anlayabilecek kadar büyüdüğümü düşündüğünde “bu ülkede senden başka kimsem yok” diyecekti bana. Ben ise anneanne, büyükbaba, dayı, teyze nedir bilmiyordum. Ben doğmadan önce buradan gitmişlerdi. On yedi yaşıma kadar hiçbirini görmedim. Hayatımda tuttukları tek yer, telefonda işittiğim sesleriydi. Yani aslında yoktular. Dede, anneanne, teyze, dayı gibi kavramların duygusunu bilmiyordum, şimdi de bilmiyorum. Onları tanıdığımda birer yabancıydılar. Bende içselleşebilmeleri için artık çok geçti. Anneannem uzaklarda öldüğünde ağladım ama anneannemi kaybettiğime değil, ölmüş olmasından acı duyamadığıma ağladım.

6-7 Eylül benim bir yarımı benden kopardıktan tam elli yıl sonra, 12 Eylül silindiri ülkeyi dümdüz ettikten tam yirmi beş yıl sonra, cumhuriyet rejiminin timsali bu külüstür demiryoluna meydan okuyarak hayata tutunmaya çalışan bu tren çocuklarından daha az yalnız değilim: Birkaç ay önceydi. İki küçük çocuğa Türk bayrağı yırttırılmasıyla fitili ateşlenen bir başka faşist dalga ortalığı kaplamıştı. Balkonlara, pencerelere Türk bayrakları asıldı. “Nereye dikilmek istiyorsan, söyle seni oraya dikelim” yazıyordu her yerde. Aynı kan ve kökenden olmayanlara sert bir tebligat gönderiliyordu. Ben bunların olmasını bekliyordum ama annemin de bu dalgaya uyup eve bayrak asabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Babamın her bayramda balkona çektiği bayrağı şimdi o kendi elleriyle asıyordu. Nedenini sorduğumda herkesin öyle yaptığını söyledi. Bugün bu bayrakları astıran kafayla elli yıl önce senin aileni darmadağın eden kafa aynı diye çıkıştığımda aldığım karşılık “saçmalama!” oldu. Kendimi hiç bu kadar yenik hissetmemiştim. Yirmi beş yıl sonra 12 Eylül, babamdan sonra annemi de yiyordu.

Mustafa Konur, 2005