31 Ekim 2009

Sinemadan çıkmış insan

Hayatta sinemadan daha yalancı ne var? Ve başka hangi yalan insanın kanına girme gücüne sinema kadar sahip? Roman da, hikaye de, tiyatro da sinemadan daha az yalancı değiller. Sinemanın farkı, gündelik hayata ara verircesine kapandığınız karanlık bir salonda işini görüyor olması. Birazdan ışıkların söneceğini, perdede yalanların en büyüklerinden birine daha gönüllü gönüllü kanacağınızı bilirsiniz…

Sinema üzerine, sinemanın ne olduğu, ne olmadığı üzerine yazanlar çoğunlukla doğrudan sinema ve sinema filminden bahseder. Galiba bir kişi hariç (en azından benim bildiğim kadarıyla), kimse sinemacının uydurmalarına, yalanlarına kanmak için tıpış tıpış sinemaya giden seyircinin durumundan pek bahsetmemiştir…

Türkçe edebiyatın en güçlü isimlerinden Yusuf Atılgan, “Aylak Adam” romanında, “sinemadan çıkmış insan” diye bir canlı türünden bahseder. Filmin bitmesi ile kişinin gün ışığına çıkması arasında geçen o sürede, kısacık ömürlü bir canlı türünün yaşadığını söyler. Hepimiz, o kısacık sürede bize bir şeyler olduğunu biliriz, ama adını koyamayız. İşte bunun ne olduğunu anlatmak, Yusuf Atılgan gibi has edebiyatçıların işidir.

Atılgan’ın kahramanı, girdiği sinemadan iki saat sonra çıkar ve tekrar kalabalıklara karışır:

“İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: ‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’ Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. ‘Eve gidip okusam.’ Durağa yürüdü. ‘Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…’ Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu…”

Yusuf Atılgan’ın anlatmaya çalıştığının anahtarı, yabancılaşma kavramında sanırım. Atılgan’ın kahramanları, çevrelerine, “kalabalıklara” yabancılaşmış karakterlerdir. Kalabalıkların bir parçası olsalar da, insanlara yabancılaşmışlardır. Ama burada Atılgan, farklı bir yabancılaşma türünü de yakalıyor. Belki de bir tür “karşı-yabancılaşma”. Atılgan’ın karakteri, zaten kalabalıklara yabancılaşmış olarak girdiği sinemadan, o kalabalıklara farklı bir yabancılaşmayla çıkıyor dışarı. İçindeyken kalabalık olarak görmediği kalabalığı, sinemadan sonra bir kalabalık olarak görüyor. Onlara bir şeyler anlatmak, onları kurtarmak istiyor.

Bu duyguyu yaşayanların sayısı az olmasa gerek. İzlemiş olduğunuz iyi bir film ise, karanlık salondan gün ışığına çıktığınızda, akan kalabalıklara bir şey söylemek, onları şöyle bir tutup silkelemek, gözlerini açmak istersiniz. Hatta işi abartıp, bir tür tanrısallık da yüklersiniz kendinize. Bana göre, sinemanın insan üzerindeki en büyük etkisi budur. Karanlık bir salonda kişiye büyü yapıp, “hadi şimdi git titret şu kalabalıkları” dercesine sizi dışarı yollayan bir büyücüye benzemesi.

Atılgan’ın da söylediği gibi, bu yaratığın ömrü kısadır. Oldukça kısa. Kalabalıklar güçlüdür çünkü. Dünyanın en iyi filmlerinin hepsini de izleseniz, kalabalıklara etki etmeniz çok zordur. Gerçi kalabalıklar da yalana bayılır ama onların beklediği yalanlar, sinemadan çıkmış insan denen bu yaratığın az önce karanlık salonda izlediği yalanlar değil, kalabalıkların kalabalığını bozmayacak yalanlardır. Sinemadan çıkmış insan, bu yalanları söyleyemez. Ama az sonra o da kalabalıklara karışacak, onlarla beraber aynı yalanlara susayacaktır.

Yalanlara ihtiyacımız var. Sinema da bize en karşı durulmaz yalanları söyler. İyi bir film izledikten hemen sonra, işte o kısacık sürede, kalabalıkları kalabalık olmaktan kurtaracak esrarı çözdüğünüzü hissedersiniz. Muhtemelen, gene o kısacık süre boyunca, gökteki tanrıyla da işiniz olmaz pek. Çünkü sinemanın yalanları daha iyidir.

Mustafa Konur