29 Aralık 2009

Evet, aynen, hasssiktir!

Osman Baydemir'in gırtlağında daha fazla tutamadığı o ağız dolusu küfrü, o küfrü dışarı fırlatan öfkeyi anlayabilmemiz için ufacık bir Kürt kızının korku dolu yüreğine kulak vermemiz gerekiyor:

"Sevgilim Diyarbakır'a atanmıştı, sık sık Istanbul'a geliyordu, her gün saatlerce telefonda konuşuyorduk, çok özlüyorduk birbirimizi, öte yandan ilişkimizin hasara uğradığı günlerdi. Canımız yanıyordu. Birbirimizi ne çok sevdiğimizi anlamamıza yaramıştı aşkın derin ve karanlık imtihanı. Yara almıştık ve şimdi birbirimizin yaralarının başını bekliyorduk.

Bu kez de o çağırdı beni yanına, atladığım gibi uçağa Diyarbakır'a, ona gittim. Çok güzel günler geçirdik Diyarbakır'da, o bana çocukluğunu gösterdi.
...
Sıra şimdi de benim çocukluğumu göstermeye gelmişti ona. Günübirliğine Mardin'e gitmeye karar verdik. Çok değil bir saat sürüyordu yol. Yolların tekin olmadığı, hava karardıktan sonraysa asla yollara çıkılamayacağı söylendi, biz de sabah binip akşamüstü son arabayla geri dönmeye karar verdik. Son araba saat beşteydi. Bu saat beşteki son arabaya ilişkin, burada anlatamayacağım, ancak bir başka yazının konusu olabilecek bir öyküm daha vardır. Ailemden gizli, üstelik kimse tanımasın diye tebdil giyinmiş olarak, Urfa'dan dört saatlik yol teperek, on beş dakikalığına o zamanki sevgilimi görmeye Mardin'e gelmiş, onu, ancak on beş dakika görebildikten sonra, son arabayla yeniden aynı yolu geri dönmüştüm. On beş yaşındaydım, aşkın uğruna katlanılabilecek bütün yollarını o yaşta geçmeye başlamıştım. Birden son arabanın yeniden söz konusu olmasıyla birlikte, o yolculuğu hatırladım, canım yandı. Aşk bu topraklarda hâlâ imkânsızdı. Ne çocukluğunuzun izini sürmeye, ne aşkınızın rüzgârında savrulmanıza izin vardı. Yaşanılan karanlık günlerin gölgesi düşüyordu yüreğinize. Ne yana dönseniz, kirli bir savaşın acımasız koşulları, açık ya da gizli vahşetiyle karşınıza dikiliyordu. Türkiye'nin doğusuyla batısı arasındaki farkın hiçbir zaman kapanmadığını bildiğiniz gibi, gün günden doğunun zararına açıldığını da bir kez daha görüyordunuz.

Diyarbakır, benim çocukluğumdan bildiğim tanıdığım Diyarbakır değildi artık. Havada elle tutulur bir korku ve gerilim vardı. Ancak filmlerden tanıdığım bir savaş şehri olmuştu, sokaklarında birbirlerini kuşkuyla süzerek tetik gezen insanlar dolaşıyordu. Şiddet ve öfke soluduğumuz havaya sinmişti. Her an büyük bir şey olacakmış gibi tekinsiz dolaşıyordunuz.
...
Zaman daralıyordu, dönmek zorundaydık. Bense her yeri, her sokağı, her taşı göstermek istiyordum ona. Dönmemize yakın, ta tepelere, Mardin kalesinin eteklerindeki evlerin oralara kadar çıktık, çocukluğumda olmayan elektrikli teller gerilmişti sokakların bittiği, kalenin eteklerinin başladığı yerlere. Kalenin eteklerinde hemen her yer askeri bölgelerin yasak işaretleriyle doluydu. Kenti ölüm kuşatmıştı. Bizim görmediğimiz ama sürekli bizi gören karanlık gözler hissediyorduk üzerimizde.

Geri döndük, yeniden şehrin merkezine inerken, daha çok Kürtlerin oturduğu mahallelerin birinde, evlerden birinin ağır, büyük kapısı güçlükle açıldı. Ardından, üç dört yaşlarında, sarışın, lüle saçlı, mavi gözlü ve boynunda iri mavi boncuklar taşıyan masal güzeli bir kız çocuğu, eşiği atlayarak ansızın sokağa, önümüze çıktı. Bizi görünce duraladı. Bu güzel Kürt meleği, bize, inmekte olan günün son armağanı gibiydi; gözlerimizin önünde birdenbire beliriveren varlığıyla bizi heyecanlandırmıştı. Eğilip sevecek oldum. Kuşkulu gözlerle baktı ilkin, ardından bir iki adım gerileyerek "Polis, polis" diye uzaklaştı bizden. Bizi polis sanmış, korkmuştu. Vurgun yemişe dönmüştük, demek biraz kentli giyinmiş herkes yabancı, her yabancı da polis demekti, daha beş yaşında bile olmayan bu küçük kız çocuğu için? Bunca yıldan sonra ve böyle özel bir günde, hangi karanlık intikam perisinin bana oyunuydu bu dramatik karşılaşma? Yaşlı gözlerle, ilkin Türkçe, ardından Arapça polis olmadığımızı anlatmaya çalıştımsa da, dilimden anlamıyor, dahası inanmıyordu. Birdenbire mahzunlaşmıştı ve bizden kaçıyordu. Gözlerinde, ancak çok şey yaşamış büyüklerde görülebilecek derin bir acı vardı. Sonunda çıktığı kapının ardında yeniden gözden kayboldu. Kalakaldık. Bir tek bu olay, beni derinden yaralayan bu dramatik karşılaşma, yüzlerce gazete haberinin, yüzlerce fotoğrafın anlatmakta eksik kaldığı her şeyi bir kerede anlatmıştı."
Murathan Mungan, "Paranın Cinleri"

Bu yazıya başlarken, aklımda yazacak çok şey vardı. Şimdi, şu anda, şu satırı yazarken hepsini unuttum. Kolay gözyaşı dökebilen biri değilim. Ama bu küçük kızın yüreğine yerleştirilmiş derin korku, muhtemelen kendi kalbime benim koyduğum kabuğu, şimdilik zayıf bir gözyaşına dönüşerek çatlatıyor.

Bu ufacık kızın kalbinin korkusu, belki hepimizin kalbini kabuklaştıran korkuyu çatlatabilir. İşte tam da bu noktada, birbirimizle, bir arada, beraberce nasıl yaşayabileceğimizin yanıtını bulabiliriz.

Biz, hepimiz, her birimiz, birbirimizin gözlerinin içine, gözbebeklerine bakabiliriz. Bunu becerebiliriz.

Türk ile Kürt, belki bir masada beraber pastırmalı kuru fasulye yerken birbirlerinin gözlerinin içini yakalayabilir. Kim sevmez ki pastırmalı kuru fasulyeyi?

Birbirimizin gözünün içine bakabilirsek, işte o zaman, hepimizin ne kadar yoksul, ne kadar kimsesiz olduğunun farkına belki varabiliriz.

Türk ile Kürt, birbirlerinin gözlerinin içine bakabilirse, orada buluşabilirse, savaşla orgazm olan muktedirlerin gölgesinde kaldıklarını ve orada aslında aynı çığlığı attıklarını fark ederler belki.

Belki o zaman Türk ile Kürt, ikisini de dilsiz bırakan, ikisini de sağırlaştıran tahakküm dilinden kurtulup birbirlerini anlayabilecekleri başka bir dil kurabilir.

Türk ile Kürt, ancak aynı çığlığı attıklarını anladıklarında birbirleriyle konuşabilirler.

Ama... Birbirimizin gözlerinde aynı yoksulluğu, aynı çığlığı, aynı kimsesizliği gördüğümüzde, ağlamayacağız. Üzülmeyeceğiz. Ama kızacağız. Çok kızacağız. Ancak o zaman, genelkurmay başkanlarının, gazete köşelerindeki fikir babalarının, ve her türlü muktedirin bize ölümü dikte eden parmaklarını beraberce tutup koparabileceğiz.

Murathan Mungan'ın boğazına oturan taş, "sakıncalı insan" olarak dünyaya geldiğini henüz bilemeyen o minicik Kürt kızının yüreğini boğan korku, bugün Osman Baydemir'in ağzından küfür olarak dışarı fırlıyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün mehmetçikleştirilerek iğdiş edilen gencecik insanların bedenine kurşun olarak giriyor. O küçük kızın yüreğindeki korku, bugün gerillalaştırılan gencecik insanların burnuna dağların mis kokusu olarak değil, barutun ölüm kokusu olarak giriyor.

Mehmetçik ile gerilla, bir masada oturacak ve pastırmalı kuru fasulye yiyecek.

Mehmetçiğe de, gerillaya da ölümü dikte eden parmak, aynı parmak. Ve o parmak, bir tabak kuru fasulyeyle koparılabilecek kadar zayıf! Buna inanın! Yeter ki mehmetçik gerillanın gözünde kendi çığlığını, gerilla mehmetçiğin gözünde kendi kimsesizliğini bulsun.

Buna romantiklik diyecek olana da, bir kez daha, hem de en ağırından, hasssiktir!



Mustafa Konur, 29 Aralık 2009