28 Şubat 2010

Kedilerin Adlandırılması

Zor iştir kedilerin adlandırılması,
Zannetmeyin ki tatil günü oyunlarınızdan biridir sadece;
Çatlağın teki olduğumu düşünebilirsiniz,
Her kedinin en az ÜÇ AYRI ADI olması gerektiğini söylersem.
Hepsinden önce ailenin kullandığı şu gündelik ad vardır,
Peter, Augustus, Alonso ya da James gibi,
Victor ya da Jonathan gibi, George ya da Bill Bailey gibi –
Her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Hoşunuza gider mi bilmem ama,
Daha süslü adlar vardır bir de:
Plato, Admetus, Electra, Demeter gibi—
Ama her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Fakat ben derim ki, her kedinin farklı bir adı olması gerek,
Özel bir adının, daha gururlu bir adının olması gerek,
Başka türlü nasıl dik tutabilir kuyruğunu,
Nasıl gerebilir bıyığını, nasıl yaşatabilir gururunu?
Bu tür adlardan bir grup veriyorum işte size:
Munkustrap, Quaxo veya Coricopat gibi,
Ya da mesela Bombalurina veya Jellylorum—
Bu adları taşıyabilir ancak bir kedi.
Ama tüm bunların üstünde ve dışında bir ad daha var,
Bir ad ki tahmin edemezsiniz asla –
Ama KEDİNİN KENDİSİ bilir ve itiraf etmez hiçbir zaman.
Baktınız ki dalmış bir kedi derin düşüncelere,
Diyeceğim o ki, nedeni aynıdır hep:
Kafasını takmıştır adını düşünmeye, düşünmeye, düşünmeye:
Dile gelmez, gelse bile getirilemez
Derin ve akıl sır ermez
Biricik Ad’ını.

T. S. Eliot

"Yaşlı Sıçanın Pratik Kediler Kitabı"ndan... Çeviri: Ulus Baker

25 Şubat 2010

Umut ilkesi

“Bütün insanların yaşamını gündüz düşleri kateder boydan boya. Bir parça sinirleri de gevşeten, yavan kaçış vardır bunda; bir parça, dolandırıcılara ganimet de olur; ama başka bir parçası da cezbeder, hâlihazırdaki kötüye razı gelmez, işte, feragat etmez. Bu öteki parçanın çekirdeğinde Umut Etmek vardır ve bu öğrenilebilir. Umut Etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir. Hiçbir insan gündüz düşleri olmadan yaşamamıştır; mesele, onları hep daha geniş tanımak, böylece aldatılamaz, yardımcı, doğruya yönelik olmalarını sağlamaktır. Gündüz düşleri daha dolu olmayı isterler, bu da, ayık bakışla zenginleşmeleri anlamına gelir; katılaşma anlamında değil, ışıkla aydınlanma anlamında. Şeyleri hâlihazırda nasılsalar ve nasıl duruyorlarsa öyle alan salt gözlemci/temaşâcı akıl anlamında değil, onları nasıl gidiyorlarsa öyle, yani daha iyi yönde/tarzda da gidebilecekleri kabulüyle alan katılımcı akıl anlamında. Demek, gündüz düşleri sahiden daha dolu olmak isterler; yani daha aydınlık, daha bilinen, daha kavranan ve şeylerin akışıyla dolayımlanan. Olgunlaşmak isteyen buğdayın geliştirilebilmesi ve ürün alınabilmesi için.

“Düşünmek, sınırları aşmak demektir. Ama öyle ki, Mevcut Olanı gasp etmeden, onun üzerinden de atlamadan. Ne yoksunluğunun, ne de bundan doğan hareketinin. Ne yoksunluğunun nedenlerinin, ne de asıl, onun içinde olgunlaşmakta olan dönüşüm istidadının. Bunun içindir ki, sınırları aşmanın sahicisi, asla salt bir Bizden-öncenin hava boşluğuna atılmaz, salt heves ederek, salt soyut imgelerler. Aksine, Yeni’yi, gerçi serbest kalmak için ona yönelen bir isteği/iradeyi talep etse de, hareket halindeki Mevcut tarafından dolayımlanan bir şey olarak kavrar. Sahici bir “sınırları aşmak”, tarihte mevcut bulunan diyalektik eğilimi bilir ve onu etkinleştirir. Her insan, çabalamasıyla, birincil olarak geleceğe dönük yaşar, geçmiş olan ancak sonradan gelir, sahici Bugün ise hemen hiçbir zaman vâsıl olmamıştır henüz. Müstakbel olan, korkulanı veya umulanı içerir; insanî yönelim içindeyse sadece umulan vardır – boşa çıkmamış. Umudun işlevi ve içeriği nâmütenâhî yaşanır; toplumsal yükseliş zamanlarında nâmütenâhî fiiliyata geçirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır bu işlev ve içerikler. Yalnız, eski bir toplumun çöküş zamanlarında, bugünkü Batı’da olduğu gibi, sadece aşağı doğru giden belirli bir kısmî ve geçici eğilim vardır. O zaman, çöküşten kurtulma yolunu bulamayanlarda korku umudun önüne ve karşısına geçer. O zaman korku, katlanılan ama teşhis edilmeyen, yanıp yakınılan ama değiştirilmeyen kriz fenomeninin öznelci, nihilizm de nesnelci maskesini takınır. Değiştirmek zaten burjuva zeminde, hele onun vâdesi gelen uçurumunda zaten imkânsızdır; kendisi bunu isteyecek olsaydı bile –ki böyle bir şey asla söz konusu değildir. Evet, burjuvazinin çıkarı, bilhassa başka olan, kendisine zıt olan her şeyi, kendisiyle beraber aşağı çekmek ister; böylece, kendi agonisini (can çekişmesini) görünüşte aslî, görünüşte ontolojik hale getirerek, yeni yaşamı bitap düşürür. Burjuva varoluşunun çıkışsızlığı, insanlık durumunun kendisi, başlıbaşına varoluşun kendisi haline gelecek kadar yayılır böylece. Uzun vâdede nafile, tabii ki: Burjuvazinin içi boşalmışlığı, kendini artık sırf bu boşlukla ifade eden sınıfın kendisi kadar fâni, merbut olduğu (bağlı bulunduğu) kendi kötü dolayımsızlığının salt görünüşte kalan varlığı kadar da dayanıksızdır. Umutsuzluk, hem dönemsel hem fiilî anlamda, en dayanılmaz, insanî ihtiyaçlar açısından asla ve kat’a katlanılmaz olan şeydir. Sahtekârlığın bile, etkili olabilmek için, yaltaklanıp tahrif ederek uyandırdığı umuda dayanma zorunda olması da bundandır. Gerçi salt içe dönüklüğe hapsedilerek veya öte dünyayla avutarak, bütün kürsülerden son sefaletlerinin bile, ötesine geçmenin, sınırları aşmanın kredisini kullanmadan sefalet felsefelerini ortaya atamayacak durumda olmaları, bundandır. Bunun anlamı, insanın özü itibarıyla gelecekten doğru belirlendiğidir; mamâfih kendi sınıf konumunun çıkarını aslîleştirip yayan şu sinik anlamla ki: gelecek, Geleceksizlik adlı gece kulübünün levhasıdır, insanların belirlenimi de Hiçlik. Şimdi: varsın ölüler gömsünler ölülerini; doğan gün, vaktini geçirmiş gecenin onun üzerine örttüğü tereddüt halinde bile, iç boğucu tefessühün (çürümenin) özsüz nihilist mezar çanlarından başka bir şeye kulak veriyor. İnsan, darda olduğu müddetçe, hem özel hem kamusal varoluşu gündüz düşleriyle doludur; şimdiye kadar başına gelenden daha iyi bir yaşama dair düşlerle. Her insanî yönelim, ister yanlışı olsun, ister tabii asıl doğrusu, bu temele dayanır. Şimdiye dek çok defa olduğu gibi kâh kumsal manzaralarıyla kâh hayaletlerle yanılsamalara yol açabilse de, bu temel, ancak nesnel eğilimlerin ve öznel yönelimlerin bir arada araştırılmasıyla ifşâ edilebilir ve gereğinde arındırılabilir. Corruptio optimi pessima: aldatıcı umut en büyük canilerden biridir, insan cinsini güçten düşürür; somut sahici umut ise en ciddi hayır sahibidir insan için. O halde, bilen-somut umut, öznel yönden korkuyu en güçlü biçimde alt eder, nesnel yönden de korkunun içeriklerinin temelden devre dışı kalmasını sağlayan en sağlam etkendir. Umudun bir parçası olan hoşnutsuzlukla beraber yapar bunu; ikisi de kıtlığa “hayır” demekten çıkar.”

"Umut İlkesi", Ernst Bloch

03 Şubat 2010

"Gittim, baktım, geldim..."

Aydın denen kişinin, yaşanan hayat içindeki yeri nedir?

Taraf gazetesi yazarı Leyla İpekçi'nin şu yazısı -yazıdaki "tespitleri" değil, kendini "oryantalist" olmaktan sakınmaya çalışan tavrı- bende böyle bir soru uyandırdı.

Eski solcu aydınlarımız, bu yazıdan yola çıkarak söylemek istediklerime yerinde bir girizgah oluşturabilir.

Eski solcu aydınların bir kısmı, kurtarmaya çalıştıkları kitlelere bakarken, platonik bir aşk ilişkisi kuruyorlardı. Gecekondularda oturan, yaşanan realitenin acılarını bire bir, en dolaysız şekilde yaşayan işçilere, işsizlere, kadınlara, çocuklara, yoksullara, ezilenlere bakarken, "o halleriyle ne kadar da güzel olduklarını" düşünüp onları yüceltirlerdi. Ezenler çirkin ve kötü, ezilenler iyi ve güzeldi. Oysa hiç de güzel değildiler. Çirkindiler. Çirkindiler, çünkü, onların payına düşen hayatın en çirkin, en kötü yanlarıydı. "Fakir ama mutlu" değildiler, bal gibi de mutsuzdular. Hayatları, asgari ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyordu; sınırları dapdaracık bir hayattı. Böyle bir hayat alanında, iti de, uğursuzu da, hırlısı da, hırsızı da oradan türüyordu. Orada bıçak da çekilirdi, kan da dökülürdü. Kurşun da sıkılırdı. Şehrin daha steril yollarında solcu aydının cebindeki cüzdanı çeken delikanlı, o iyilik ve güzellik yüklenen yerden geliyordu. Şiddetin en saf hali sizi gelip oralarda buluverirdi. Ezilmek, onları kötülükten azat etmiyordu. Üstelik bu ezilenler, kıçlarını kaldırıp devrim de yapmıyorlardı. (Devrim yapacak halleri mi vardı?) Bunlar yetmezmiş gibi, bu solcu aydınların nefret ettiği, "kaderci" bulduğu arabesk müziği dinliyorlardı. Gelgelelim, onlara bakan solcu aydın, işin gerçeğini görmek istemiyordu. "Ezilen" böyle "olamazdı." Bununla yüzleşmek istemeyen solcu aydın, gerçeğin yerine bir "hayal" koydu. Ezilenler çok güzeldiler, iyiydiler. Devrimci romanlarda devrimci kahramanların hep mükemmel olmaları gibi, ezilenler de mükemmeldi. Ankara'nın Altındağ'ı için şarkılar, türküler yapıyorlardı.

İşin gerçeğiyse, kendi hayaline aşıktı bu solcu aydınlar. Ezilenlerle değil, kendi hayalleriyle ilişki kuruyorlardı. Ama gerçeğin kendisi, hayallerindeki çatlaklardan içeri sızınca kızıyorlardı. O yüzden arabesk lanetli bir müzikti, duymaya tahammülleri bile yoktu. İlan-ı aşk ettiğinin gerçeğini gördüğünde ona hissedeceği duygular, arabesk müziği duyduğu nefret ve aşağılamada yansıyordu. Bu yüzden, solcu aydın, Ruhi Su dinliyordu. Ama Ruhi Su, o ezilenlerin değil, ezilenlere uzaktan platonik aşk duyan, onları gerçekte oldukları gibi değil, kendi hayalindeki gibi gören solcu aydının müziğini yapıyordu. Bu koşullarda bu türden solcuların varabileceği yer narsizm olacaktı. Zaten öyle de oldu. Narsistti, kendine hayrandı solcu aydın. Ezilenleri hor görmeleri tam da bu yüzdendi. Hor görmek zorundaydılar. Çünkü aslında onlarla aynı realiteyi paylaşıyorlardı, aynı “pislikler” kendi paylarına da düşüyordu. Hor görmeseler, kendi gerçeklikleriyle de yüzleşmek zorunda kalacaklardı.

Bir tarafta yıkılması gereken burjuva düzeni. Öbür tarafta, onu yıkmakla görevli güzeller güzeli ezilen sınıf. Arada, ezilen sınıfa "hadi güzelim, yık" diyerek teori veren solcu aydın. Ama o da ne? Burjuva düzeni olduğu gibi yerinde duruyor, üstüne bir de 12 Eylül solcu aydınların üzerinden silindir gibi geçiyor, ama ezilen sınıf arabesk dinleyip kıçının üzerinde oturuyordu!

Hikaye aşağı yukarı böyleydi.

Sonrası, tüm platonik aşkların sonu gibi oldu. Solcu aydın bunalıma girdi. Önce 80'lerin tahammülfersa "bunalımlı aydın filmleri"nde iç geçirdi. Sonra bir kısmı kendini kurtarıp Özal'ın açtığı yolda reklamcı oldu. Bir de Zülfü Livaneli oldu.

Leyla İpekçi'nin yazısını okuyunca, "aydının olaylara baktığı yer ve bakma biçimi" konusunda aklımdan bunlar geçti. Bire bir paralellik kurduğumdan değil. Ama çok temel bir noktada -en azından benim çok temel bulduğum bir noktada- aralarında benzerlik var. O da "bakma”nın kendisi.

Leyla İpekçi’nin yaptığı da, “bakmak”. Evet, uzaktan bakmıyor, yüceltmiyor, güzellemiyor. “Oraya”, yakına gidip “hayata karışarak” bakıyor. Ama, “uzak” ne, “yakın” ne? Oradaki hayata karışmak sahiden mümkün mü?

Leyla İpekçi, her ne kadar, tüm filtrelerden sıyrılma çabası içinde olsa da, tuttuğu yöntem, zorunlu olarak onu filtreli bakmaya mecbur bırakıyor. Çünkü elinde bir mikroskop var. Evet, uzaktan teleskopla değil, yakına girip bakmaya çalışıyor. Şiddet ortamı ile çocukların benlikleri arasındaki ilişkiyi “diyalektik olmaya çalışarak” kurmaya çabalıyor. Ama fark etmiyor. Mesele, aradaki aracın kendisi. Aracın niteliği ya da doğru veya yanlış olmasında değil sorun, bizzat bir aracın var olmasında. İster teleskop olsun, ister mikroskop, sonuçta “analitik araçlar” var arada. Ne kadar yakından bakarsa baksın arada öylesine aşılmaz bir mesafe var ki, gerçekliği atomlarına kadar gösteren bir araçla da yaklaşsa sonuç değişmeyecek. O aradaki mesafe kapanmayacak. Leyla İpekçi’nin “anlamak” için çıktığı seyahatte kullandığı yöntemin kaçınılmaz sonucu bu. “Oryantalist” olmadığını bize vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. Bunu söylerken aslında samimi davranıyor, eminim ki oryantalist olmamaya çalışmıştır. Ama işe yarıyor mu? Hayır. Çünkü Leyla İpekçi, sosyal bilim araştırması yapan bir bilimcinin yöntemlerini kullanıyor. Bir bilimcinin kuracağı ilişkiden çok farklı bir ilişki kurmaya çalışıyor ama yöntemi aynı olduğu için “anlama” mümkün olmuyor. Sadece birtakım “verilerle” bize dönüyor. “Anlamak” yerine “analiz etmiş” oluyor. Bu değersiz mi? Değil, kuşkusuz. Şiddet ve benlik kurgusu arasındaki ilişkiye dair ampirik bulgular olarak, bize bir şeyler anlatabilir. Ama elbet, bu ampirik bulguları iyi yoğurmak için, iyi de teori lazım. Demem şu ki, Leyla İpekçi, “anlamak” üzere yola çıkmış ama yöntemi buna uygun olmadığı için, “analitik araçlar”ın evreniyle sınırlanıp elinde “analizler”le, “tespitler”le dönmüş. Bunlar, orada yaşanan realite hakkında bilgilenmemiz, fikir sahibi olmamız için değerlidir. Ama Leyla İpekçi’nin varmak istediği yere onu vardırmıyor. Vardırmak şöyle dursun, gördüklerini anlatırken kullandığı dil, sanki "başka bir toplumu tasvir eden bir dil" olduğu için, onu bulunmaktan kaçındığı yerin tam ortasına sürüklüyor.

Leyla İpekçi, belli ki, Güneydoğu’da, hatta sırf Güneydoğu’da değil, toplumun geneline yayılmış şiddet ortamını kendisine mesele ediyor. Vicdanı sızlıyor. Öfkeleniyor. Sorumluluk duyuyor… Ama verdiği tepkinin, daha çok, -bilmiyorum acımasızca bir niteleme mi olur- bir “vicdan rahatlatma” seyahati olduğunu düşünüyorum. Aslında, bunu hepimiz yapıyoruz. Bu bize, acı çekene kayıtsız kalmamış olma yanılsaması yaşatıyor. Böyle yaparak, politik oluyoruz, sorumlu entelektüeller oluyoruz, topluma, ezilene, acı çekene yüzümüzü çevirmemiş oluyoruz vs vs…

Bunun yerine, Leyla İpekçi başka bir şey yapsaydı… Şiddet, sadece Leyla İpekçi’nin seyahat ettiği yerde yaşanmıyor. Bu şiddeti (bileşik kaplar kanunundaki gibi) bir bütün olarak, hep beraber yaşıyoruz. Oradaki şiddet, tüm bir hayata yayılıyor. Her birimiz, çok farklı görünümleriyle, girdiği değişik kılıklarla, bu şiddetten payımızı alıyoruz. Leyla İpekçi bize, kendi payına düşeni anlatsaydı. Belki o zaman, hem kendi kendinin dili olurken, aynı zamanda, hem oradaki çocukların dili olabilirdi. Hem de bu sayede "başka bir hem de biz kendi payımıza düşeni dillendirip ekleyebileceğimiz bir kanala dahil olur, birbirimizle çok daha dokunulur bir ilişki kurar, bir araya gelebilirdik. Bu, çok önemli bir farkındalık yaratmaya da yarardı: Hepimizi beceriliyoruz!

Bir de: Oryantalist bakışın nesnesi taş, toprak değildir ki zaten…
Mustafa Konur, 3 Şubat 2010