03 Şubat 2010

"Gittim, baktım, geldim..."

Aydın denen kişinin, yaşanan hayat içindeki yeri nedir?

Taraf gazetesi yazarı Leyla İpekçi'nin şu yazısı -yazıdaki "tespitleri" değil, kendini "oryantalist" olmaktan sakınmaya çalışan tavrı- bende böyle bir soru uyandırdı.

Eski solcu aydınlarımız, bu yazıdan yola çıkarak söylemek istediklerime yerinde bir girizgah oluşturabilir.

Eski solcu aydınların bir kısmı, kurtarmaya çalıştıkları kitlelere bakarken, platonik bir aşk ilişkisi kuruyorlardı. Gecekondularda oturan, yaşanan realitenin acılarını bire bir, en dolaysız şekilde yaşayan işçilere, işsizlere, kadınlara, çocuklara, yoksullara, ezilenlere bakarken, "o halleriyle ne kadar da güzel olduklarını" düşünüp onları yüceltirlerdi. Ezenler çirkin ve kötü, ezilenler iyi ve güzeldi. Oysa hiç de güzel değildiler. Çirkindiler. Çirkindiler, çünkü, onların payına düşen hayatın en çirkin, en kötü yanlarıydı. "Fakir ama mutlu" değildiler, bal gibi de mutsuzdular. Hayatları, asgari ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyordu; sınırları dapdaracık bir hayattı. Böyle bir hayat alanında, iti de, uğursuzu da, hırlısı da, hırsızı da oradan türüyordu. Orada bıçak da çekilirdi, kan da dökülürdü. Kurşun da sıkılırdı. Şehrin daha steril yollarında solcu aydının cebindeki cüzdanı çeken delikanlı, o iyilik ve güzellik yüklenen yerden geliyordu. Şiddetin en saf hali sizi gelip oralarda buluverirdi. Ezilmek, onları kötülükten azat etmiyordu. Üstelik bu ezilenler, kıçlarını kaldırıp devrim de yapmıyorlardı. (Devrim yapacak halleri mi vardı?) Bunlar yetmezmiş gibi, bu solcu aydınların nefret ettiği, "kaderci" bulduğu arabesk müziği dinliyorlardı. Gelgelelim, onlara bakan solcu aydın, işin gerçeğini görmek istemiyordu. "Ezilen" böyle "olamazdı." Bununla yüzleşmek istemeyen solcu aydın, gerçeğin yerine bir "hayal" koydu. Ezilenler çok güzeldiler, iyiydiler. Devrimci romanlarda devrimci kahramanların hep mükemmel olmaları gibi, ezilenler de mükemmeldi. Ankara'nın Altındağ'ı için şarkılar, türküler yapıyorlardı.

İşin gerçeğiyse, kendi hayaline aşıktı bu solcu aydınlar. Ezilenlerle değil, kendi hayalleriyle ilişki kuruyorlardı. Ama gerçeğin kendisi, hayallerindeki çatlaklardan içeri sızınca kızıyorlardı. O yüzden arabesk lanetli bir müzikti, duymaya tahammülleri bile yoktu. İlan-ı aşk ettiğinin gerçeğini gördüğünde ona hissedeceği duygular, arabesk müziği duyduğu nefret ve aşağılamada yansıyordu. Bu yüzden, solcu aydın, Ruhi Su dinliyordu. Ama Ruhi Su, o ezilenlerin değil, ezilenlere uzaktan platonik aşk duyan, onları gerçekte oldukları gibi değil, kendi hayalindeki gibi gören solcu aydının müziğini yapıyordu. Bu koşullarda bu türden solcuların varabileceği yer narsizm olacaktı. Zaten öyle de oldu. Narsistti, kendine hayrandı solcu aydın. Ezilenleri hor görmeleri tam da bu yüzdendi. Hor görmek zorundaydılar. Çünkü aslında onlarla aynı realiteyi paylaşıyorlardı, aynı “pislikler” kendi paylarına da düşüyordu. Hor görmeseler, kendi gerçeklikleriyle de yüzleşmek zorunda kalacaklardı.

Bir tarafta yıkılması gereken burjuva düzeni. Öbür tarafta, onu yıkmakla görevli güzeller güzeli ezilen sınıf. Arada, ezilen sınıfa "hadi güzelim, yık" diyerek teori veren solcu aydın. Ama o da ne? Burjuva düzeni olduğu gibi yerinde duruyor, üstüne bir de 12 Eylül solcu aydınların üzerinden silindir gibi geçiyor, ama ezilen sınıf arabesk dinleyip kıçının üzerinde oturuyordu!

Hikaye aşağı yukarı böyleydi.

Sonrası, tüm platonik aşkların sonu gibi oldu. Solcu aydın bunalıma girdi. Önce 80'lerin tahammülfersa "bunalımlı aydın filmleri"nde iç geçirdi. Sonra bir kısmı kendini kurtarıp Özal'ın açtığı yolda reklamcı oldu. Bir de Zülfü Livaneli oldu.

Leyla İpekçi'nin yazısını okuyunca, "aydının olaylara baktığı yer ve bakma biçimi" konusunda aklımdan bunlar geçti. Bire bir paralellik kurduğumdan değil. Ama çok temel bir noktada -en azından benim çok temel bulduğum bir noktada- aralarında benzerlik var. O da "bakma”nın kendisi.

Leyla İpekçi’nin yaptığı da, “bakmak”. Evet, uzaktan bakmıyor, yüceltmiyor, güzellemiyor. “Oraya”, yakına gidip “hayata karışarak” bakıyor. Ama, “uzak” ne, “yakın” ne? Oradaki hayata karışmak sahiden mümkün mü?

Leyla İpekçi, her ne kadar, tüm filtrelerden sıyrılma çabası içinde olsa da, tuttuğu yöntem, zorunlu olarak onu filtreli bakmaya mecbur bırakıyor. Çünkü elinde bir mikroskop var. Evet, uzaktan teleskopla değil, yakına girip bakmaya çalışıyor. Şiddet ortamı ile çocukların benlikleri arasındaki ilişkiyi “diyalektik olmaya çalışarak” kurmaya çabalıyor. Ama fark etmiyor. Mesele, aradaki aracın kendisi. Aracın niteliği ya da doğru veya yanlış olmasında değil sorun, bizzat bir aracın var olmasında. İster teleskop olsun, ister mikroskop, sonuçta “analitik araçlar” var arada. Ne kadar yakından bakarsa baksın arada öylesine aşılmaz bir mesafe var ki, gerçekliği atomlarına kadar gösteren bir araçla da yaklaşsa sonuç değişmeyecek. O aradaki mesafe kapanmayacak. Leyla İpekçi’nin “anlamak” için çıktığı seyahatte kullandığı yöntemin kaçınılmaz sonucu bu. “Oryantalist” olmadığını bize vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. Bunu söylerken aslında samimi davranıyor, eminim ki oryantalist olmamaya çalışmıştır. Ama işe yarıyor mu? Hayır. Çünkü Leyla İpekçi, sosyal bilim araştırması yapan bir bilimcinin yöntemlerini kullanıyor. Bir bilimcinin kuracağı ilişkiden çok farklı bir ilişki kurmaya çalışıyor ama yöntemi aynı olduğu için “anlama” mümkün olmuyor. Sadece birtakım “verilerle” bize dönüyor. “Anlamak” yerine “analiz etmiş” oluyor. Bu değersiz mi? Değil, kuşkusuz. Şiddet ve benlik kurgusu arasındaki ilişkiye dair ampirik bulgular olarak, bize bir şeyler anlatabilir. Ama elbet, bu ampirik bulguları iyi yoğurmak için, iyi de teori lazım. Demem şu ki, Leyla İpekçi, “anlamak” üzere yola çıkmış ama yöntemi buna uygun olmadığı için, “analitik araçlar”ın evreniyle sınırlanıp elinde “analizler”le, “tespitler”le dönmüş. Bunlar, orada yaşanan realite hakkında bilgilenmemiz, fikir sahibi olmamız için değerlidir. Ama Leyla İpekçi’nin varmak istediği yere onu vardırmıyor. Vardırmak şöyle dursun, gördüklerini anlatırken kullandığı dil, sanki "başka bir toplumu tasvir eden bir dil" olduğu için, onu bulunmaktan kaçındığı yerin tam ortasına sürüklüyor.

Leyla İpekçi, belli ki, Güneydoğu’da, hatta sırf Güneydoğu’da değil, toplumun geneline yayılmış şiddet ortamını kendisine mesele ediyor. Vicdanı sızlıyor. Öfkeleniyor. Sorumluluk duyuyor… Ama verdiği tepkinin, daha çok, -bilmiyorum acımasızca bir niteleme mi olur- bir “vicdan rahatlatma” seyahati olduğunu düşünüyorum. Aslında, bunu hepimiz yapıyoruz. Bu bize, acı çekene kayıtsız kalmamış olma yanılsaması yaşatıyor. Böyle yaparak, politik oluyoruz, sorumlu entelektüeller oluyoruz, topluma, ezilene, acı çekene yüzümüzü çevirmemiş oluyoruz vs vs…

Bunun yerine, Leyla İpekçi başka bir şey yapsaydı… Şiddet, sadece Leyla İpekçi’nin seyahat ettiği yerde yaşanmıyor. Bu şiddeti (bileşik kaplar kanunundaki gibi) bir bütün olarak, hep beraber yaşıyoruz. Oradaki şiddet, tüm bir hayata yayılıyor. Her birimiz, çok farklı görünümleriyle, girdiği değişik kılıklarla, bu şiddetten payımızı alıyoruz. Leyla İpekçi bize, kendi payına düşeni anlatsaydı. Belki o zaman, hem kendi kendinin dili olurken, aynı zamanda, hem oradaki çocukların dili olabilirdi. Hem de bu sayede "başka bir hem de biz kendi payımıza düşeni dillendirip ekleyebileceğimiz bir kanala dahil olur, birbirimizle çok daha dokunulur bir ilişki kurar, bir araya gelebilirdik. Bu, çok önemli bir farkındalık yaratmaya da yarardı: Hepimizi beceriliyoruz!

Bir de: Oryantalist bakışın nesnesi taş, toprak değildir ki zaten…
Mustafa Konur, 3 Şubat 2010

1 yorum:

Gand dedi ki...

...entelektüel vicdan rahatlatma, demokratik taleplerin şiddetle bastırıldığı bir ülkede, akıl sağlığını korumak için de bir yöntem olabilir.

ilke olarak tespitinize katılıyor olmakla birlikte "o halde, nasıl yapmalı?" diye sormak istiyorum.