08 Mart 2010

Çatlak...

17. Yüzyıl'dayız. Hollanda'da.

İyi zımparalanmış mercekler sayesinde, insanın görme kapasitesinin sınırlarını artıran mikroskoplar, artık nesneler hakkında çok daha fazla ayrıntı sunabilmektedir. Bilimin buluşları, "dış gerçeklik" ile insan zihni arasındaki ilişkide bir devrim yapmak üzeredir. "Hakikat" mefhumu bambaşka kılıklara bürünmeye başlamıştır artık. Hollandalı ressam Vermeer, tek mercekli mikroskobun mucidi Leeuwenhoek ile kapı komşusudur -ikisi de aynı gün doğmuş ve ömür boyu hep komşu kalmışlar. Vermeer, Leeuwenhoek'e bir mektup yazar -ilk kez doğrudan yüzüne söylemeyeceği şeyler vardır:

“Kuşkusuz, akşam çökmeden önce sık sık yaptığım gibi laboratuarına uğrayıp seninle konuşmak yerine, sana bu mektubu yazmam seni şaşırtmıştır. Ama yeterince cesaretimi toplayamadığımı düşünüyorum. Bunları yüzüne karşı nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Birkaç gün önce, yeni mikroskobunun altında bana bir su damlası göstermiştin. Ben hep su damlasının cam gibi saf ve tertemiz olduğunu düşünmüştüm, oysa gerçekte suyun içinde Bosch’un saydam cehennemindeki gibi acayip yaratıklar kaynaşıp duruyorlardı. Bu gösteri sırasında içine düştüğüm şaşkınlığı bilhassa keyiflenerek izledin, sonra da ağır ağır ve manidar bir havayla ‘Su böyledir işte, sevgili dostum,’ dedin. “Böyle ve başka türlü değil…” Ne söylemek istediğini anlamıştım: Biz sanatçıların, görünüşleri, gölgelerin hayatını ve dünyanın aldatıcı yüzeyini kaydettiğimizi; şeylerin aslına erişmek için yeterli cesaret ve beceriye sahip olmadığımızı. Söylemek gerekirse bizim zanaatçılar olduğumuzu, yanılsamanın maddesi üzerinde çalıştığımızı, oysa sizin ve sizin gibilerinin hakikatin efendileri olduğunuzu… Korkarım siz ve sizin gibiler insanlığa yalnızca avantajlar değil, tamir edilemez zararlar da verebilecek tehlikeli bir yolculuğa başladınız. Her yeni keşifle yeni bir uçurum açılıyor önümüzde ve biz, evrenin esrarengiz boşluğu karşısında gittikçe daha da yalnızlaşıyoruz… Eğer mutlaka keşifler yapılmasını istiyorsan, biraz yeğin kobaltı ışıklı sarıyla karıştırdığımı söyleyeceğim sana; ayrıca güney ışığının kalın camdan gri duvara vuran yansımasını da kaydettim… Eğer bana düşen görevi biliyorsam, o da, insanı kendini çevreleyen gerçeklikle barıştırmaktır. Seni ikna edemeyeceğimi ve mercek zımparalamayı ya da Babil Kuleni dikmeyi bırakmayacağını biliyorum. Ama müsaade et de, eski usullerimizi, dünyaya barıştırma ve uzlaştırma sözcükleri fısıldamayı ve tedavi edilmiş uyumdan, karşılıklı sevginin edebi arzusundan gelen neşeden bahsetmeyi sürdürelim…”

Vermeer'in bu mektubundan yaklaşık iki yüzyıl sonra Baudelaire, "Yoksulların Gözleri"ni yazacaktır:

"Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle; bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz. Hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişlerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya gülen hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av etleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp Bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan Hebes'leri, Ganymedes'leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün mitolojiyi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırk yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğunu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir küçük yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. Olağanüstü denebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

"Ne güzel! Ne güzel!" diyordu babanın gözleri, "yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki." - "Ne güzel! Ne güzel!" diyordu oğlanın gözleri, "ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası." En küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, Ay'la esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: "Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!" dediniz bana. "Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!"

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgilim, sevişenler arasında bile!"

Hiç yorum yok: